M. Cahid Hocaoğlu / Seyyah ve Meddah II

Seyyah ve Meddah – II

Yazar

  1. Yüzyıldan bu güne 400 yıl sesini duyurabilme başarısını gösteren bu büyük yazar hakkında bildiklerimizin önemli bir kısmı gene kendi ifadelerine dayanır. Bu durum, önce “birinci elden doğru bilgi” izlenimi verse de yazarın “meddah” özelliği göz önüne alındığında bazı şüphelerin uyanmasına yol açar.

Öncelikle “veli” kelimesinin çoğul hali olan “evliya” kelimesinin özel isim olarak kullanılması pek de sık rastlanan bir durum değil. Bazı uzman araştırmacılar “Çelebi” kelimesini o zamanlar var olmayan “soyadı” gibi anlayıp “Çelebi ailesi Kütahya’dan İstanbul’a göç etmişti” gibi cümleler kurması da keza bu isim meselesini netleştirmeye yetmiyor.

Araştırmalarını hataları ve tutarsızlıkları bulma üzerine temellendirenlere veya “biraz abartmışsa ne olmuş; bunlar okuyucunun ilgisini çekmek içindir” diyenlere taraf olmak kadar bunlar arasında bir orta yol bulmaya çalışmak da gerçeklere ulaşmaya yetmez. Çünkü Çelebi’nin anlattıklarını ne onaylamak ne de reddetmek için yeterli bilgi bulmak artık mümkün değil.

Meselâ kendi yaptığı kanatlarla İstanbul boğazını uçarak geçen Hazerfen Ahmet Çelebi için de, barut roketiyle uçan Lagari Hasan Çelebi için de tek kaynak Çelebinin Seyahatnamesi olduğu halde çoğu kimse bunları tarihi gerçekler olarak bilir.

Hayat hikâyesine şöyle bir göz atmak istersek:

25 Mart 1611’de İstanbul’da Unkapanı’nda doğdu. Babası, saray kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Ağa, annesi, Melek Ahmed Paşa, Defterdarzâde Mehmed ve İpşir Mustafa Paşa gibi önemli devlet büyükleriyle ile akrabalığı olan Abaza asıllı bir saray mensubudur. Çelebi, Dünyaya geldiğinde evlerinde yetmiş kadar ulema ve meşayih bulunduğundan bahsetse de bunların bu evin sürekli sakinleri değil de zaman zaman misafireten gelip giden kişiler olduğu akla daha yakın görünüyor.

Çelebi, babası Derviş Mehmed Ağanın Kıbrıs fethine katıldığını, Kâbe’nin oluklarını bizzat imal ederek surre emânetiyle Hicaz’a götürdüğünü. Sultan Ahmed Camii’nin kapı ve pencere tezyinatı işlerinde çalıştığını, böylece I. Ahmed’in takdirini kazanarak musâhib-i şehriyârîliğe kadar yükseldiğini de kaydeder. Anne ve babasının saray mensupları oluşunun Çelebinin hem eğitiminde hem de aldığı görevler ve hatta katıldığı seyahatlerde olumlu katkıları olduğu anlaşılmaktadır.

Germiyan oğulları soyundan geldiğini belirten Çelebi, soyağacını Fetih kahramanları ve tarihe geçmiş başka ünlüler yoluyla Hoca Ahmet Yesevi’ye kadar götürse de bu ifadelerin tarih ve zaman bakımından tutarlı olduğu söylenemez.

Saray çocuğu olmanın ona iyi bir eğitim sağladığı anlaşılıyor. Yedi yıl kadar Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesi’ne devam ederken bir yandan da hocası Evliya Mehmed Efendi’den de hıfza çalışıp hafız olmuştur. Zaman zaman 24 saat sürekli Kur’an okunan mahallerde bulunarak bu önemli hizmete katkı sağlamış olup Kur’an-ı Kerimi ezberden 6 saatte hatmettiğini de bildirmektedir. Hat sanatını babasından öğrendi. Medrese eğitiminden sonra o da saraya intisap ederek Enderun’da tahsilini sürdürdü. Mûsiki eğitimi de aldı. Saraydaki eğitimi meyanında; hat, nahiv ve tecvid gibi dersler okudu. Nihayet dört yıllık Enderun eğitiminden sipahi olarak mezun oldu.

Bütün bu eğitimler ile babasının sohbetlerinden, orada dinlediği seyahat maceralarından almış olduğu anlaşılan seyahat merakı ve kendisinde doğuştan var olan “tatlı dilli, hoş sohbet” veya “ağzı laf yapma” özelliğiyle birleşince padişah huzuruna kadar uzayan bir iyi bir sohbet arkadaşı, giderek iyi bir “nedim” olma yollarını açmış olmalıdır.

Ama o çok seyahat etmesinin sebebini 19 yaşındayken (19 Ağustos 1630) gördüğü bir rüyaya bağlıyor:

Ammâ bu müsevveddâtımıza (karalamalarımıza) şürû‘ etdüğimiz (başladığımız) mahalde hidmet-i şerîfiyle (şerefli hizmetiyle) şerefyâb olduğumuz (şereflendiğimiz) pâdişâh-ı Cem-cenâb fâtih-i Bağdâd-ı behişt-âbâd (Cennet gibi Bağdat’ın fatihi) Sultân Murâd Hân-ı Gâzî tâbe serâhu garîk-i rahmet ola (Gazi Sultan Murat Han ki toprağı temiz (kendisi) rahmete gark ola); anların zamân-ı saltanatlarında (saltanatları zamanında) hicret-i nebeviyye’nin (Hz Peygamber S.A.S’in hicretinin) sene 1041 târîhinde piyâdece (yaya olarak) Belde-i Tayyibe (temiz belde) ya‘nî Mahmiyye-i Kostantıniyye (korumalı İstanbul) etrâflarında olan kurâ (köyle) ve kasabâtları ve niçe bin hadîka ) bahçe) ve gül [ü] gülistânlı bâğ-ı İremleri (İrem Bağlarını)  seyr [ü] temâşâ ederek (seyrederek) hâtıra seyâhat-ı kübrâ (büyük yolculuk) ârzûları hutûr edüp hatırlanıp),

( C:1, S:27 )

Görüldüğü gibi meramını kısa cümlelerle anlatma, uzun cümlelerden sakınma gibi endişeleri yok yazarımızın. Ayrıca “hidmet-i şerîfiyle şerefyâb olduğumuz” gibi, “seyr-ü temaşa” gibi benzer kelimeleri beraber kullanarak okuyucuyu sıkma endişesinden de uzak. Şimdi bize yabancı gelen bütün bu meseleleri zamanının üslup özellikleri olarak değerlendirmek durumundayız.

Âyâ (acaba) peder ve mâder (baba ve anne) ve üstâd ve bürâder (hoca ve birader) kahırlarından nice (nasıl) halâs olup (kurtulup cihân-geşt olurum (dünyayı dolaşırım) ?” deyü (diye) her an Cenâb-ı Bârî’den dünyâda sıhhat-i beden, seyâhat-i tâm, âhir (son) nefesde îmân ricâsında idim. Ve dâ’imâ dervîş-i dil-rîşân (gönlü  yaralı dervişler) ile hüsn-i ülfet (güzel dostluklar) edüp şeref-i sohbetleriyle müşerref olup, ekâlîm-i seb‘anın (yedi iklim) ve çâr-kûşe (dört köşesi) rû-yı zemînin (yeryüzünün) evsâfın (özelliklerini) istimâ‘ etdükde (işittikçe) cân [u] gönülden seyâhate tâlib (istekli) [ü] râğıb (ve arzulu) olup, “Âyâ (acaba) âlemi temâşâ edüp (seyredip) Arz-ı Mukaddese’ye (kutsal topraklara) ve Mısır ve Şâm’a ve Mekke ve Medîne’ye varup ol Mefhar-i Mevcûdât (bütün varlıkların kendisiyle iftihar ettiği) (Rasullah S.A.S.) hazretleri’nin Ravza-i Mutahharası’na (Kabr-i Şerifiyle mimberin arasındaki saha’nın toprağına) yüz sürmek müyesser (kolaylıkla mümkün) ola mı ? (olur mu) ? ” deyü (diye) zâr [ü] giryân (ağlayıp inler) ve serserî ve nâlân olurdum.

( C:1, S:28 )

Bu duygu ve düşünceler içinde hayat devam etmekteyken bir gün ( H: 10 Muharrem 1040 = M: 19.08.1630 günü ) evinde uyku ile uyanıklık arası bir haldeyken Yemiş iskelesi yakınındaki Ahi Çelebi Camiinde olduğunu fark eder.  Birden kapı açılır ve cami silahlı ama nur yüzlü askerlerden oluşan bir cemaatle dolar. Sabah namazının sünnetini kılıp salâvat-ı şerife ile meşgul olmaya başlarlar. Evliya Çelebi ise minber dibinde oturmuş, bu nurlu cemaati hayran hayran seyretmektedir. Nihayet hemen yanı başında oturan kişiye kim olduğunu sorar. O zat “Aşere-i Mübeşşere’den (hayatta iken Cennetle müjdelenen ashab-ı güzinden) kemankeşlerin (okçuların) piri Ebî Vakkas oğlu Sa’d’ım”  deyince elini öpüp, “ya Sultanım,  bu sağ tarafta nura gark olmuş güzel kalabalık kimlerdir?”  diye sorar; o da açıklar:

Anlar (onlar) cümle ervâh-ı enbiyâdır (bütün peygamberlerin ruhlarıdır). Ve gerü (geri) safda cümle ervâh-ı evliyâ ve asfıyâdır (veliler ve azizler). Ve bunlar ervâh-ı Sahâbe-i kirâm ve Muhâcirîn, Ensâr ve Erbâb-ı Soffa ve şehîdân-ı deşt-i Kerbelâ (Kerbelâ çölünün şehitleri) ve asdıkâ (sadıklar) dır.

Ve bu mihrâbın sağındaki(ler) Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer; mihrâbın solundaki(ler) Hazret-i Osmân ve Hazret-i Alî’dir. Ve mihrâb önündeki külâhlıca âdem (adam) Hazret-i {Risâlet’in} dünyâ ve âhiret karındaşı Hazret-i Veysel Karanî’dir. Ve câmi‘in solunda dîvâr dibinde siyâh çerde (kara yağız)  âdem (adam) senin pîrin Hazret-i {Risâlet’in} müezzini Bilâl-i Habeşî’dir.

Ve bu ayak üzre cemâ‘ati saf saf bozan ve düzen kasîrü’l-kâme (kısa boylu) âdem (adam) Amr-i Ayyâr Zamîrî’dir. İşte bu alem (sancak) ile gelen asker(ler) ki kızıl kanlı esbâba müstağrak olmuşlar Hazret-i Hamza-i bâ-safâ ve cemî‘i ervâh-ı şühedâ (şehitlerin ruhları) dır”

( C:1, S:28-29 )

Bunları doya doya seyredip taze can buldum. Mihrapta ise Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü vesselam oturmakta idi.

 

 

Hulasa-i meram (kısacası) Sa’d-ı Vakkas talimiyle eda-yı hizmeti tamam edip Hazreti Risalet savt-ı muhrik (yakıcı sesle) ile uzzal makamında bir Yâsin-i Şerif ve üç sûre-i İzâ-câe ve sûre-i muvazeheteyni bi’t-tamam tilâvet edip Bilâl “Fâtiha” deyip Hazret mihrapta ayağ üzre dururken hemân Sa’d-ı Vakkas hazretleri destimden (elimden) yapışıp huzur-u hazrete götürüp:

-“Âşık-ı sâdıkın ve ümmet-i müştakın Evliya kulun şefaatin rice eder” deyip Hazret’e götürüp “mübarek dest-i şeriflerin bûs eyle (öp)” deyince bükâ-alûd olup mübarek dest-i şerifine küstahane leb (dudak) (v)urup mehabetinden

-“Şefaat yâ Rasulullah” diyecek mahalde (yerde)

-Seyahat yâ Rasullullah” demişim. Heman Hazret tebessüm edüp

-“Şefaati ve seyahati ve ziyareti ve Allahümme yessir bis-sıhhati ves-selâme” deyüp “Fatiha” dediler. Cümle sahabe-i kiram “Fatiha” tilavet edüp (okuyup) cümle huzzar-ı meclisîn (orada bulunanların) dest-i şerifini bûs ederdim (ellerini öperdim). Ve her birinin hayır duasını alıp giderdim.

( C:1, S:30-31 )

Kiminin dest-i şerifi (mübarek eli) misk gibi, kimi amber, kimi sümbül, ve kimi ve kimi reyhan ve kimi zaymuran ve kimi benefşe (menekşe) ve kimi karanfil gibi kokardı. Ammâ bizzat râyiha-i Hazret-i Resul zaferan-ı verd-i handan gibi kokardı. Ve mübarek sağ elin(i) bûs ettiğimde (öptüğümde) pembe misal kemiksiz bir dest-işerif idi. Ammâ sâir enbiyanın dest-i şerifleri ayva rayihası kokardı. Hazret-i Ebûbekir es-Sıddik’in dest-i şerifleri kavun gibi şemm olunurdu (kokardı). Hazret-i Ömer’inki rayiha-til amber gibi idi. Hazret-i Osman’ın benefşe (menekşe)gibi rayihası (kokusu) vardı. Hazret-i Âli’ninki râyiha-i yasemen idi. İmam Hasan karanfil gibi, Hazret-i Hüseyin verd-i ebyaz gibi kokardı. Rıdvan-allahu tealâ aleyhim ecmain.

( C:1, S: 31-2 )

Bu hâl üzre cemi’i huzzar-ı meclisinin (hazır bulunanların) dest-i şeriflerin(i) bûs edüp yine Hazret-i Risalet bir “Fatiha” deyip cümle ashab-ı güzin savt-ı âla (yüksek sesle) seb-ül mesaniyi tilavet edüp heman hazret-i Risalet-penah mihraptan

“Esselamu aleyküm eyâ ihvan”

deyüp câmi’den taşra (dışarıya) revan olunca (yürüyünce) cümle Sahabe-i kiram hakîre (bana) gûna-gûn hayır dua ettiler ve câmi’den çıkıp gittiler.

( C:1, S: 31-3 )

Hemân Sa’d-ı Vakkas belinden sadağın (ok kabını) çıkarıp hakîrin (benim) beline kuşatıp tekbir edüp:

– Yürü, sehm-ü kavs ile gazâ eyle ve Allah’ın hıfz-u emanında ol ve müjde olsun sana bu mecliste ne ervah (ruhlar) ile görüşüp dest-i şeriflerin bûs ettinse (öptünse) cümlesini ziyaret etmek müyesser olup seyyah-ı âlem ve ferîd-i âdem olursun. Ammâ geşt-ü güzar ettiğin memâlik-i mahruseleri ve kılâ-i büldanları ve âsar-ı acîbe ve garîbeleri ve her diyarın memdûhât, sanâyî-ât, me’kûlat (yiyecek) ve meşrûbâtını (içeceklerini) arz-ı beledî (şehirlerin genişliğini) ve tûl-i neharların (nehirlerin uzunluklarını) tahrir edip (yazıp) bir âsar-ı garibe (görülmemiş bir eser) eyle. Ve benim silahımla amel edip dünya ve âhiret oğlum ol. Tarik-i Hakk’ı elden bırakma (Allah yolundan ayrılma), gıll-u gışdan (lüzumsuz işlerden ve sözlerden) berî (uzak) ol. Nan u nemek (tuz ekmek) hakkını gözle, yâr-ı sadık ol, yaramazlara yâr olma, eyilerden ey(i)lik öğren.” deyu v’az u bendler edüp ve alnım bûs edüp (öpüp) Âhi Çelebi câmiinden taşra (dışarı) çıkıp gittiler.

( C:1, S: 31-4 )

Hâkir (ben) mebhût (şaşırmış) olup hâb-ı rahattan (rahat uykudan) bîdâr olup (uyanıp);

-“Ayâ (acaba) bu benim vak’am mıdır, yoksa vâki-i halim midir, yoksa rüya-yı saliham mıdır?” deyu gûna gûn tefekkür ile inşirah-ı sadr ve zevk-i derûna nâil oldum.

Sabah olup uyanınca bir abdest alıp bu rüyamı tabir ettirmek üzere Kasımpaşa’da İbrahim Efendi Hazretlerine gittim. Bu zat bana:

“Sen büyük bir seyyah olacaksın!”

buyurdu. Ben de bundan sonra seyahata çıkıp gördüklerimi yazmaya başladım.

M. Cahid Hocaoğlu