Editörden / Ustalar ve Çıraklar

Editörden

Ustalar ve Çıraklar

Rahmetli dayımız keçeci idi. Keçecilik belki de dünyanın en meşakkatli zanaatlarından biriydi. Tamamen saf insan gücüne dayalı bir ustalıktı. Atılmış temizlenmiş yün bir hasır üzerine serilir, ılık su serpildikten sonra diz, göğüs, dirsek ile dövülerek sertleştirilir. Ilık su ve insan gücünün baskısıyla sertleşen yün keçeye dönüşür. Keçe su geçirmez, eskimez, ısı yalıtımı maksimum bir koruyucudur. Çobanların kepenekleri, yaygılar ve seccadeler yapılır. Hayvanların sırtlarına semer veya eyerlerin tahribatını önlemek için koyulur. Kafalara takılan külahtan ayakları koruyan dizliklere kadar bir sürü ihtiyacı karşılayacak gereçler üretilir. Son merhalede renkli keçe parçalarıyla yerleştirilen desenler, çiçek figürleri ile işin içine sanatsal bir taraf da eklenir. Dayımız bu meşakkatli işle bütünleşmiş bir adamdı. Hayatı hep Keçecilik ekseninde anlar, tahlil eder ve hükme varırdı. Bunların en başta geleni, insanın sabrını beden gücünü disiplin ve devamlılığını kendi mesleğiyle ölçmesiydi. Bir insanda bu özellikler yoksa adamdan saymazdı. Mesela memurluk onun nazarında sabırsız, beceriksiz tembel adamların korunağıydı. Bu yüzden bizlere “memur çocuğu” tamlamasını hep hakaret amaçlı kullanırdı.

İkincisi meslekler üzerineydi. Modern dünyanın ortaya çıkardığı mesleklerin hiç birine güvenmezdi. Onun için radyo tamirciliği, otomobil tamirciliği, televizyon tamirciliği gibi işler meslek değildi. Çünkü bunların pirleri yoktu. Bir mesleğin piri yoksa birkaç zaman revaç bulur sonra kaybolur giderdi. Ama piri olan meslekler öyle değildi. Onlar zaman ne kadar değişirse değişsin değişmezlerdi. Kendisinin Keçeciliğe başladığında bu meslek ölü artık kimse keçe yaptırmaz, başka işe gir demelerine rağmen ustası böyle öğretmişti. O sebat ederek bu işe devam etmiş, Allah’a şükür servet sahibi değilse de zengin olmuştu. Merde namerde muhtaç olmamıştı. Kimsenin emrine girmemiş, kimseye uşaklık etmemişti. Terziliğin piri Hazreti İdris, gemiciliğin piri Hazreti Nuh, doktorluğun piri Hazreti Lokman, demirciliğin piri Hazreti Davut, berberliğin piri Hazreti Selman, Keçeciliğin ve daha birçok mesleğin piri Hazreti Âdem idi. Peygamberler sadece Allah’ın emir ve yasaklarını değil insanlara meslekleri de öğretmişti. Yoksa bu meslekler akılla, araştırmayla, denemeyle ortaya çıkamazdı.

Üçüncüsü, kendisinin usta nezaretinde uzun ve çileli yıllardan sonra bu mesleği öğrenmiş olmasıydı. En sık anlattığı hikâye şöyleydi. Dul bir kadın çocuğunun keçeci çıraklığına verir. Çocuk biraz çalışır ama iş ağırdır, birkaç zaman sonra işe gelmez. Ustası merak eder. Evlerinin olduğu sokaktan geçerken pencerede oturan annesini görür. “Senin çocuk ne oldu hasta falan mı işe gelmiyor kaç gündür” diye sorar. Kadın “öğrenmiş bizim oğlan mesleği, bir şeyi yokmuş, yünü depince keçe oluyormuş” der. Bu hikâyeyi sık anlatırdı. Hikâyenin bitiş cümlesindeydi asıl vurgu; “vay kerata” demiş usta “hem öğrenmiş hem de anasına öğretmiş”

Hiç kitap okumadan kitap yazıp yayınlatma peşinde koşanları gördükçe bu hikâyenin kapsamının ne kadar geniş olduğu gelir insanın aklına. El yumruğunu yemeyen kendisininkini balyoz zanneder demiş ya eskiler, hiç şiir okumadan şair oldum zannedenler, hiç kitap okumadan blog yazarlığı payesini ele geçirenler bu zümreden olmalı. Balyoz ne ki belki de attırdığı bir iki satırı okudukça Nobel ödülünü bile kendisinin hak ettiğini, başkasına verenlerin haksızlık ettiğini, bu işlerin politik oyunlar olduğunu bile söyleyebilir. Bu biraz da yine eskilerin gurbette yalan söylemek hamamda türkü söylemek insana hoş gelir demesi kapsamındadır. Çünkü bu tiplerin bu kadar yaygın ve mebzul miktarda bulunuşu, hatta bir taraftan üremeye hızla devam edişi, sadece kişilik bozukluğuna bağlanamayacak kadar vahim olduğunu da gösteriyor.

Duruma masumiyet karinesi değil ama hafifletici sebep gibi görünen iki baskın neden var. Bu baskın nedenler az buz değil sebep olmaktan maada bu sonucu adeta zorluyor. Borges’in “ifadedeki basitlik okuyucuyu yok etti eleştirmen üretti” sözünün üzerinden geçen yıllar çok uzun sayılmaz. Okuyucu olamayan ama eleştirmen olanlar artık yazar olmaya evrilmiş durumda. Bu iki baskın nedenin birincisi eğitim sitemi. Yaygın eğitim elmalarla armutları bir araya getiren bir potada eriten bir sistem. Bu sistemin tek açmazı yetenekleri köreltmesi değil. Yeteneksizleri de “sen okumuş adamsın” payesi vererek kendini dev aynasında görmesini sağlaması. Her diploma adeta kişiye olmadığı bir şeyi olduğuna inandırmak belgesi gibi. Bunun vahim sonuçlarının elan içinde yaşamaktayız. On iki yıl zorunlu eğitimden sonra on sekiz yaşına gelmiş, çıraklık yaşını geçmiş, aldığı diploması elinde ama hiçbir işe yaramaz milyonlarca genç nüfusumuz var. İkinci baskın neden ortaya saçılmış çapaçul şeylerin akıl almaz bir rağbet görmesidir. Saman alevi gibi çıkıp yüzbinler satan bir iki sene içinde unutulup giden onlarca kitap sayılabilir, bir hamlede. Bir bakıma bu iki baskın neden de birbirinden beslenir. Biri diğerinin hem sebebi hem sonucudur çünkü.

Eğitim yerine terbiyeye muhtaç olduğumuzu anlamadığımız müddetçe bu sorunlar geometrik bir şekilde artacak. Eğitim herhangi bir öğretmenin eline verilmiş müfredat, yıllık plan, ünite planı, günlük plan gibi resmi evraklarla sürdürülebilir. Ama terbiye öyle değil. Terbiye için öğretmene değil ustaya ihtiyaç var.

Usta herhangi bir kişi değildir. İşi bilendir. Üretendir. Yapandır. Bilgisini teorik düzeyden pratik düzeye çıkarabilendir. Anlatan değil örnek olandır. Kişiyi olmadığı olmayacağı olamayacağı bir şeye yönlendirip mutsuz yetişkinler salmaz toplumun içine. Eleştiren, engelleyen, mutsuzluğuna aldırmadan hayat boyu mutlu olacağı beceriler kazandırandır. Çoğu zaman sert ve acımasız görünür. Onun şefkatini ancak bileğine altın bir bilezik taktıktan sonra anlayacaktır çırağı. Usta çırağına gel bana çırak ol diye yalvarmaz, peşinde koşmaz, zorunlusun demez. Ustalığın ancak özgür iradeyle elde edileceğini bilir. Çünkü usta olmak, ustalaşmak bir bakıma özgürleşmek demektir. Çırak olmadan usta olduğunu iddia etmek serapa yalandır. Sahteciliktir. Her ustanın çırağı olmakla övüneceği bir ustası olmalıdır.

Geçmiş medeniyetimizde bilim de sanat da ilim de hatta yönetim de usta çırak ilişkisiyle sürdürülmüştü. Bilim artık tıpkı tedavülde olan para gibi herkesin peşinde koştuğu, herkesin sahip olduğu kadarıyla kendini tatmin ettiği, gönendiği ama asılının çok az sayıda bir grubun elinde olduğu metadır artık. Onu elinde tutanlar işlerini usta çırak ilişkisiyle yürütür, artıkları ve kırıntılarını tedavüle sokar. Sanat dallarının hepsinin bir azınlığın egemenliğinde olmasının sebebi budur. O azınlık kendisine çırak olanlara alan açar. Diğerleriyle ilgilenmez bile, yokmuş gibi davranır.

Gerçek bir ustanın terbiyesinden geçmeden, çırak olmadan hasbelkader bir alana tutunanlar ustalığı ellerinde tuttuğu bir egemenlik zanneder. Oysa ustalık da diğer her şey gibi bir emanettir. Vakti saati geldiğinde ehline devredilmelidir. Usta bir bakıma yüklendiği emaneti devredeceği ehliyete getirmek için çırağıyla uğraşır.

Sözün burasında sıra şu soruya gelmelidir. Ahenk Dergisinin ustası var mı? Varsa kim?

Olmaz olur mu?

Bir ustamız olmasaydı bu dergi bu solukta olabilir miydi?

İhtimal ki kendinden bahsedilmesinden rahatsız olacak. Belki bu yazıyı veto ederek yayınlanmasına izin vermeyecek. Fakat ustalık ve çıraklığa dair bir bahiste –hayati derecede ehemmiyete haiz bulduğumuz bu bahiste- bir müşahhas misal olması küçük de olsa istifadeye medar olma ihtimalinin hatırına müsamaha edeceği iyi niyetiyle birkaç cümlecik ile de olsa onu anlatmamız gerekiyor.

Bizim ustamız, edebiyatın bihakkın ustasıdır. Cenabı Hakkın kendisine lütfettiği onlarca üstün meziyetin içinde edebiyata dair yetkinliği sadece bir konu başlığıdır. Ustalığın gerektirdiği bütün hususiyetleri nefsinde mezcetmiştir. Şairdir. Aruzla şiir yazar. Tarihe büyük şair olarak geçmiş şairlerin şiirlerine yaptığı nazireler, tahmisler okuyan insanı hangi mısraın kime ait olduğunu şaşırtacak derecededir. Gazel, kaside, rubai, muamma, mesnevi gibi aruz şiirinin muhtelif nazım şekillerinin hepsinde örnek olacak düzeyde kalem oynatmıştır. Heceyle şiir yazar. Heceyle yazdığı şiirlerinde bu çağın Yunus’u denilecek derecede duru bir Türkçe müşahede edilir. Heceyle yazdığı şiirler şiiri meyhaneden, şaraptan, kadın güzellemesinden, ilkel mersiyelerin sıkıntılı tekrarından kurtarmıştır. Onun şiirleri, şiirin rakı kadehinde boğulmasından kurtarmak için atılmış can simitleridir. Fransızcadan, İngilizceden şiir tercümeleri yapar. Batı edebiyatının en ünlü şairlerinden şiirler tercüme edecek derecede dile hâkimdir. Lisan onun birincil derdidir. Bilinen bütün lügatlere vakıftır. Eğer bir edebiyat ustasının yetkinliğine vakıf olduğu kelime sayısı ölçüt ise onun eline su dökecek hiç kimse yoktur. Ahmet Hamdi Tanpınar için eserlerinde kırk bin kelime kullandığı rivayet edilir. Bizim ustamızın bu konudaki yetkinliği bundan kat be kat fazladır. Araştırma inceleme deneme alanında kaleme aldığı eserler gerek konu gerek konunun derinlemesine işlenişi bakımından müstesnadır. Batı edebiyatındaki yetkinliği geçmiş medeniyetimize ait eserlerdeki yetkinliğinden daha geride değildir. Osmanlı Türkçesinden onlarca eseri incelemiş, özellikle dil alanında olanları günümüz insanının istifadesine sunmuştur.

Ahenk dergisi işte bu ustanın çıraklığını yaparak var olmuştur. Bu ustaya çıraklık kabiliyeti ne kadarsa o kadardır.

Peki kim bu adam? İşte meselenin can alıcı noktası burası, çiziktirdiği iki üç satır şeyle şişinip gezen, yolda çevireceğiniz her üç kişiden ikisinin yazıp söyleyeceği şeyler yazarak egosunu besleyenlerin anlaması mümkün olmayan bir cevabı var bu sorunun. Bizim ustamız hiç kimse olmayı tercih eden birisi. Ne adını ne kimliğini ne varlığını eserinin önüne geçirmeden ustalığını yapıyor.

Ona sonsuz minnet.

Ona sonsuz saygı.

Ona çırak olmanın şerefini bize bahşettiği için.

  1. sayımızla yayındayız sayesinde. Sağ olsun. Var olsun.

Sağlık ve esenlik dileklerimizle

Editör