Ahmet Saim / İmsak Arazı

Midesine ani bir yumruk yemiş gibi iki büklüm yatağında kıvrıldı. Hava 40 derece olmasına rağmen üşüyor, titremesi bir türlü geçmiyordu. Karnına kadar çektiği dizleri ve midesinde kavuşturduğu elleriyle, 2 kat battaniyenin altında küçülmek, küçülmek bu acı geçene kadar yok olmak istiyordu. Battaniyenin (aslında) yumuşak ipeksi tüylerinin artık zayıflıktan kemiklerine yapışan derisine bir zımpara gibi sürtündüğünü hissetti. Ama özleminin acısı yanında, yaşadığı bu fiziksel acılar Ona, dinlediği acılı müziklerden aldığı tekinsiz haz sonucu vücudunu jiletle kesip çıkan kanı izlemekten zevk alan psikopatlar gibi hissettiriyordu. Midesinde artık çıkaracak bir şey kalmadığına emin olduğundan, öğürtülerini de umursamıyordu artık. Sadece duyduğu sesler dışarıdan mı yoksa kafasının içinden mi geliyor bunu bir türlü kestiremiyor olmak biraz canını sıkıyordu. Acının dayanılmaz olduğu anlarda yapmak zorunda kaldığı gibi zorlukla komedine uzandı ve hazırda bekleyen hapı ağzına attı. Emilim kabiliyeti kimyasal olarak maksimum hıza getirilmiş hap yemek borusundan midesine indiğinde beynine her şeyin yolunda olduğunu söyleyen ilk sinyaller gitmeye başlamıştı bile. İçinde sevgilinin olduğu geminin uzaklaşmasını sahilde çaresizlik içinde izleyen biri gibi özleminin beyninden, midesinden ve tüm hücrelerinden yavaş yavaş çıkışını bekledi. Yarın yine bir an için onun eksikliğini unutarak dinlenmiş bir şekilde uyanacağını fakat kısa bir an sonra aklı ona hatırlattığında midesine aynı yumruğu yiyeceğini unutarak derin, huzurlu fakat yapay bir uykuya daldı.

Alkol bağımlısı kardeşini tedavi için kliniğe yatmaya ikna eden bir arkadaşımdan duymuştum ilk olarak bu hapın ismini, “Yoksunluk Hapı”. Alkol ve uyuşturucu başta olmak üzere bağımlılıklar veya aşk acısı, yakının ölümü gibi travmaların etkilerinden kurtulamayan insanlara tedavinin ilk aşamasında bir süreliğine özlenen şeyi unutturmak için verilen bir hap. Gerçekte olan durumu ince bir tül arkasından belli belirsiz görebileceğin ama hissedemeyeceğin bir aldatma ve yapay tatmin yaratma kimyasalı.  İnsanın bağımlısı olduğu madde veya kişiye olan tutkulu duygusu, tüm aklı ve vücuduna zarar verir hale geldiği için yapay olarak kimyasal formüller yardımıyla kendi kendisini aldatmaya, duygularını yok saymaya ikna etmesi ne kadar hüzünlü ise, bu hapı kullanan kişilerin çok kısa bir süre sonra hapla gelen rahatlama duygusunun bağımlılığına girmesi de bir o kadar ironi aslında.

Yoksunluk, bağımlısı olunan nesnenin, kişinin ya da olayın yokluğu ile ortaya çıkan fizyolojik bir bozukluk olarak tanımlanıyor. Bağımlısı olunan şey o kadar hayatını dolduruyor ki o parça hayatından bir şekilde söküldüğünde içinde oluşan boşluğu başka bir şeylerle doldurmaya uğraşsa da, o boşluğun şekline uyan parçayı bulup yerine takamadığını hissedip çaresiz kalıyor.

İnsanın yeme içme uyku gibi gereksinimlerinden sonraki en temel ihtiyaçları; sevme, sevilme, güven ve huzur duygusudur. Aslında anne karnına düştüğü andan itibaren doğum ve bebekliği sırasında bu duyguları yoğun ve karşılıksız olarak yaşar. Konuşamasa dahi her türlü ihtiyacı anında ve sevgiyle karşılanır. Bu durum bebek için bir nevi cennet tasviridir.

Kişi yetişkinliğe adım attığında artık temelli olarak cennetinden kovulmuştur. Fakat o andan itibaren tüm eylemleri de tekrar bu cennete kavuşmaya yöneliktir. Hep birilerini sevme, toplum tarafından sevilme kabul görme, huzur ve güven içinde yaşama ihtiyacı duyar. Buna ulaşmak için kendisine cennet vadettiğini sandığı kişilerin, olayların ve suni mutluluk verici maddelerin peşinden koşar.

Kapitalizm dediğimiz çok karmaşık görünen sistem de aslında bu basit ihtiyacımızı kullanmak, sömürmek üzerine kurulmuştur. Reklamlar vasıtasıyla bize imrenilen hayatlar, konforlu arabalar, pahalı giysiler, ışıltılı mücevherler sunar. Hadi zararını bir yana bırakalım insana hiçbir faydasının olmadığı tüm dünya tarafından kabul edilmiş gazlı içecek reklamında bile aile sıcaklığı, anne bebek duygusunu kullanmaktan çekinmez.

Moda ile reklamlarla, dizilerle, filmlerle çevrelenen ve oradaki kişiler gibi yaşarsa cenneti bulacağı alt mesajlarla vadedilen insanlar, bu ışıltılı hayatlara ulaştıklarında dahi hep içlerinde o anlamlandıramadıkları eksikliği hissederler. En son model telefonu alır, en konforlu arabaya biner, her gece farklı mekânlarda –sözde- arkadaşlıklar kurar ve eğlenir. Ama içten içe o tamamlanmamışlık duygusunu hep hisseder. Günümüzün en popüler hastalığının depresyon olması da hep bu tamamlanmamışlık hissinden ötürüdür.

Aslında insanoğlunun yaradılıştan beri ne yaparsa yapsın kendini hep eksik hissetmesinin tek nedeni ruhunun aslında bu dünyaya bu evrene bu boyuta ait olmamasıdır. İnsanın mükemmel varlık olarak yaratıldığı cennette yaşadığı hazları, o cennetten uzaklaştıktan sonra geldiği dünyada bulması imkânsızdır, sadece suni cennet tasvirleriyle avutulur.

Günümüzde insanın temel yanlışı mutlu olmak için sürekli bir şeyler almak ve tüketmek zorunda olduğunu sanmasıdır. Oysa makbul olan tam tersine daha az kişiye, eşyaya, mala, meşgaleye bağlı olmaktır. Bunun tersi de baştan beri üzerinde konuştuğumuz bağımlılığı ortaya çıkarır.  Eskiler buna İmsak Arazı diyorlar, yani “bir şeyi yapmaktan kendini alıkoyamama, nefsini terbiye edip aklına fikrine egemen olan o şeyi yapmaktan çekinememe” hastalığı.

En basit örnekle, cep telefonumuzun mesaj ışığının yandığını gördüğümüzde kendimizi ona uzanmaktan dahi alıkoyamadığımız gerçeğinden hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; hepimiz İmsak Arazından mustaribiz. Kendi yoksunluk haplarımızı içip mutluymuş gibi yaparak hayatlarımızı sürdürüyoruz. Ta ki bu rüyadan uyanıp gerçek sonsuz hayatımız başlayana kadar…

Ahmet Saim