Uğur Karabıyık / Hikâye / Çocuk

Sadece bir hikaye okuduğunuz, dinlediğiniz sadece bir türkü.…

Kimse yaşamamış, kimse yanmamış…

Olabilir mi sizce?..

Bir yürek yanmış,

Bir çift minik göz ağlamış,

Bir çocuk yalnız

‘Gibi’ yapabilir mi?

Çalar saatin ziliyle uyandı çocuk. Kafasını yorgandan çıkardı; oda çok soğuktu. Ayaklarıyla babasının gece sobada ısıtıp havluya sardığı tuğlayı buldu,  göğsüne bastırdı. Yataktan çıkmak istemedi hemen. Başını yatağın ucuna getirip odayı seyre başladı, babasının kurduğu yer sofrasına baktı. Yere serilmiş sofra bezinde duranlar şükrü hatırlattı çocuğa; köyden getirdikleri eşek zeytini, ev yoğurdu ve ekmek…

Gözleri takvim arkasına çizilmiş dokuztaş ve üstünde dağınık duran nohutla fasulyelere kaydı. Bir nohut diğerlerinden biraz daha ileride kilimin üstünde duruyordu. Babasının sabırla her gece onunla dokuztaş oynamasını takdir etti kendince. Babasını çok seviyordu. Kış geceleri en sevdiği eğlence babasıyla dokuztaş oynamaktı. Yazları da, babasının küçük bahçelerinden topladıkları biber, domates ve patlıcanlarla yaptığı patates kızartmasıydı. En sevdiği koku da, babasının kokusuydu. Annesi üç kış önce onlardan ayrılırken,  çocuğu da götürür korkusuyla babası onu uzaktaki bir ailenin yanına saklamış ve tam üç gün gelmemişti. Üçüncü günün yağmurlu bir akşam ev sahibi Ramazan amcanın ‘’Appan geldi !’’ sesiyle, çocuğun kendini kapı önünde babasının göğsünde bulması bir olmuştu. Sıkıca sarılmışlardı birbirlerine. Babasının, Kalın gri kazağı, ıslak siyah paltosu, traşlı yüzüyle dışarıdan getirdiği soğuk, aksine ısıtmıştı çocuğu. Babasının kokusunu ilk o zaman fark etmişti.

Bir müddet sonra kalkması gerektiğini düşündü. Kış ortasında buz gibi bir nehre dalıyormuş hissiyle yorgandan çıktı. Geceden soba borusundaki tellere astığı pantolonunu, çoraplarının içine soktuğu pijamasının üstüne hızlıca giydi. Soğuktan titremeye başlamıştı bile. Önce mor renkli örme kazağını, üstüne de siyah okul önlüğünü giydi. Kıyafetlerinin nemli oluşunu hiç sevmiyordu. İki odalı gecekondu evleri soğuklukta neredeyse dışarıyla yarışıyordu. Sabahları ise en zoruydu. Keşke gaz yağları olsaydı diye düşündü. O zaman babası işe gitmeden önce talaş sobasını çabucak yakabiliyordu. Oda hem sıcak oluyor hem de sobanın üstünde ekmek kızartıp üstüne yağ sürebiliyordu. Sobanın ekmeğe geçen kokusunu da seviyordu. Okula gitmek için kapıdan çıkmıştı ki önemli bir şey unutmuş gibi durdu, döndü içeri girdi, yerde bir şey aramaya başladı. Kısa süre sonra aradığını buldu, kilimin üstündeki tek nohudu alıp diğer nohutların yanına koydu. Artık nohut yalnız değil diye düşündü gülümseyerek. Bunu hep yapardı. Yolda gördüğü bir taşı – sopayı diğerlerinin yanına koyar ve mutlu olurdu. Bir müddet kavuşmalarını izler,  sevinçlerini duyardı. Canlı cansız hiçbir şey yalnızlığı sevemezdi. Yalnızlık yokluktu ona göre.

Öğlen okuldan dönerken mahallenin girişindeki tahta köprünün bitiminde, Ömer amcayla Alâeddin amcayı konuşurlarken gördü. Ömer amca petrole gaz yağı geldiğini anlatıyordu. Ayaklarının dibinde de dolu olduğu belli olan bir bidon vardı. Çocuk/ça sevinerek eve koştu, halının altına sakladığı bozuklukları aldı; yetmeyeceğini düşünerek radyonun içine sakladığı kâğıt 5’liği de katlayıp cebine soktu. Gaz bidonunu bulamıyordu, etrafa bakınırken küçük bir plastik bidon gördü. Küçüklüğüne aldırmadan bidonu bisikletinin sepetine sıkıştırdı ve petrole doğru sürdü. Dokuz yaşındaydı. Bisiklete ancak bacak arası binebiliyordu. Çelimsizdi, yaşından ufak gösteriyordu fakat çevik ve dayanıklıydı. Doktora her gittiklerinde babası çelimsizliğinden şikâyet eder, doktor da “Ama bünyesi çok kuvvetli.” derdi. Kuvvetli bir yerinin olduğunu duymak çok hoşuna giderdi. Bir güçlükle karşılaştığında bu sözü kendine hatırlatırdı.

Petrol dedikleri yer Gölcük’ü ortasından ikiye bölen Bursa asfaltında bir benzin istasyonuydu. Çocuk Gölcük’ün Kavaklı semtinde yerleşimin dışında bir gecekondu mahallesinde oturuyordu. Bisikletle yarım saati bulacaktı petrole gitmesi. Petrolün yerini biliyor olmasına da sevindi. Petrolün üst katında hastalandığında gittikleri ‘dispanser’ dedikleri bir yer vardı. Oradan biliyordu petrolün yerini. Yol çabucak geçivermiş, Bursa asfaltına gelmişti. Petrol asfaltın karşısındaydı. İri iri otobüs ve kamyonlar iki yöne de neredeyse aralıksız ve hızla ilerliyorlardı. Bisikletinden indi, bir elini seleden bir elini de direksiyondan tutarak karşıya geçmek için fırsat kolladı. Karşıdan petrolde uzun bir kuyruk olduğunu görebiliyordu. Petrole geldiğinde insanların ellerinde birkaç bidonla beklediklerini görünce keyfi kaçar gibi oldu. “Ya gaz biterse…” diye geçirdi içinden.

Bisikletini petrolün sınır duvarına yasladı sıranın en arkasına geçti.

Başını eğdi.

Beklemeye başladı.

Sıranın sonunda olduğu için bir an kendini yalnız hissetti. Sonra arkasının da dolduğunu görünce rahatladı.

Sıra çok yavaş ilerliyordu, insanlar aralarında sürekli konuşuyordu.  Çocuğun bilmediği bir yere tüp, Bakkal Ziya’ya margarin geldiğinden bahsediliyordu. Bakkal Ziya’yı biliyordu ama. Kavaklıdaydı ve orada şeker kuyruğuna girmişti. Bir diğeri de bela okuyordu sık sık bu yokluğa. Sırada beklemekten hiç de memnun olmadıkları belliydi. Çocuğun ise aksine yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

Birkaç sabah da olsa odası sıcak olacak, elbiseleri nemli olmayacaktı.

Sobanın üstünde ekmek de kızartabilecekti.

Sıra ilerledikçe geride kalan bisikletini alıyor biraz ileriye koyuyor sonra sırasına koyduğu küçük bidonu eline alıp gözleri yerde, aynı gülümsemeyle beklemeye devam ediyordu. Sık sık kafasını çalınmasından korktuğu bisikletine çeviriyor bisikletinin önündeki aslan figürüyle göz göze geliyor ve rahatlıyordu. Bir ara gözü,  önündeki adamın bidonlarına takıldı; kocamanlardı. Baktığını belli etmemeye çalışarak başını hafifçe yana uzattı, diğer bidonlara baktı. Hepsi de kocamandı; elindeki bidon diğerlerine kıyasla, evcilik oynarken çamurdan yaptıkları kap kaçaklar gibiydi. Utandı. Yavaşça, yanda tuttuğu küçük bidonunu önündeki adamla arasına sakladı.

“Bozuk parası olan var mı?” diye bağırdığını duydu pompacının.

Kafasını kaldırınca, pompacıya yaklaştığını fark etti, sevinci arttı. Arkasına baktı, bisikleti oldukça geride kalmıştı. Bidonunu sırasına koyup geride kalan bisikletini aldı. Bu sefer bisikletini pompacının yakınına koydu. Birkaç dakika pompacının bidonlara gaz yağı doldurmasını seyretti. Gaz yağını gözleriyle görmek çocuğa bir keyif verdi. Hedefine yaklaşmıştı. Hata yapmamak için gaz yağı alanların neler yaptıklarına dikkat etmeyi de unutmadı. Sırasına girmek için yerine gittiğinde bidonunun sırasından çıkartılıp kenara itildiğini gördü. Bidonu aldı, sırasına geçmek istedi. Önündeki ve arkasındaki adamları tanıyordu fakat kendi yerindeki adamı ilk kez görüyordu. Yerine geçmek isteğinde yabancı adam itiraz etti. İterek;

“Çocuk, sıra arkadan başlar!” dedi.

Çocuk saatlerdir sırada birlikte olduğu arkasındaki adama medet umarcasına baktı fakat adam onu fark etmedi bile. Eğreti bir şekilde yanlarında sırayla birlikte bir süre ilerledi, ayrılmak istemiyordu. Onu hatırlayacaklarını, tekrar sıraya alacaklarını düşünüyordu. Yerine giren yabancı tekrar azarlayınca çaresiz, sıranın arkasına doğru yürümeye başladı. Bir an eve dönmeyi düşündüyse de bundan çabucak vazgeçti. Sıranın en arkasına geçti. İleri baktı, pompacı yine uzaklaşmıştı gözünde. Yüzündeki gülümseme olduğu gibi duruyordu fakat gözleri ıslanmıştı. Yanlış bir şey yapmış gibi hemen sildi gözlerini. Arada bir kafasını sıradan uzatıp yerine geçen adamı görmeye çalışmaktan alamıyordu kendini.

“Petrol mahallemizde olsaydı” diye geçirdi içinden, “Ne güzel olurdu, kimse haksızlık yapmazdı”

Hamdi amcayı pompacı yaptı hayalinde. Hamdi amca ramazanda teneke davuluyla mahalleyi sahura kaldırırdı. Kalfa Ömer amcanın her evde emeği vardı. İğneci Yusuf amca mahallenin doktoruydu, çocukları tıraş eden Hüseyin amca… Onlara dingilli araba yapan hacı dede, çocuklara elif-ba öğreten Ömer amca…  Hepsi ne iyi insanlardı.

Kuyruktakilerin de arkadaşları olduğunu hayal etti. Gürcü Davut hikâyelerine inanmaları için “Karnıma yılanlar girsin ki” diye yemin ediyordu. Neriman’ın Hasan da Davut’un bu yeminine katılarak gülüyordu. Korsan Cemal etrafta meyve aşıracak bahçe bakınıyordu. Gahir  “Acıktım” diye mızmızlanıyordu. Filozof Mahir yine anlamadıkları şeylerden bahsediyordu. Kenan okuldan sonraları babasının yanına çalışmaya gittiği için onu sıraya koymadı. Mıstık ve mahallenin kızları Pınar, Filiz, Hacer de sırada yoktu. Evlerinde su olmadığı için mahallenin girişine kadar getirilen çeşmedeki kuyruk böyle oluyordu çünkü.

“Yine zam gelmiş!” sesiyle mahallesinden ayrıldı.

Bu seferki bekleme daha uzun gelmişti çocuğa. İyice acıkmış ve üşümüştü. Isınacağı birkaç sabahın soğuğunu yaşamıştı bile. Havanın karardığını fark edince babası geldi aklına. Onu meraklandıracağı için üzüldü…

Önündeki son adam da koca iki bidonu doldurmuş, parasını veriyordu. Bisikletine baktı, biraz sonra sürebildiği en hızlı şekilde sürecek ve evlerine gidecekti. O zaman kendini güvende hissedecekti. Ne açlıktan ne soğuktan şikâyet ediyordu. Ne de diğer insanlar gibi beklemekten. Haksızlığa uğraması, fark edilmemesi canını yakmıştı. Yalnızdı.

“Sıradakiii!..”

Hemen küçük bidonu diğerlerinin yaptığı gibi pompacının önüne yere koydu. Onu meşgul etmemek için de cebindeki paraları hızla çıkardı, gülümseyerek uzattı.

Pompacı:

“Çocuk, işim başımdan aşkın! Bu bidon için beni oyalama!” dedi ve bidonu ayağıyla yana itti. Çocuk afalladı. Bidonu aldı, tekrar adamın önüne koymak istedi. Pompacı bu arada diğer adamın bidonunu doldurmaya başlamıştı bile. Çocuk korkmuş ve içerlemişti ama oradan ayrılmadı. Kendisinden sonraki adamın da bidonları dolunca tekrar bidonu pompacının önüne koydu.

“Olsun, ben buna razıyım” dedi kısık sesle.

Pompacı daha gür bir şekilde “Sen laf anlamaz mısın?!” diye bağırdı. Çocuk duymamış gibi gülümseyerek pompacıya bakıp elindeki paraları uzattı.

“Olsun… Ben buna razıyım” dedi tekrar.

Minik elleri titriyor, canı yanıyor, korkuyor ama farkında olmadan gülümsüyordu.

Çocuk, gülümsemeyi yüzünde unutmuştu.

Pompacı:

“Bir de sırıtıyor!” diye bağırarak tokatla karışık itti çocuğu. Çocuk çelimsiz vücuduyla birkaç adım geriye kapaklandı. Beton zemin ile soğuğun acısı birleşmiş, avuçlarını ve parmaklarını yakmıştı. Oturduğu yerden, insanlara baktı; kimseyle göz göze gelemedi. Kimse de ona bakmadı. Yok gibiydi. Gözü önce bisikletinin önündeki aslan figürüne ilişti sonra da bisikletine. Oradan bir an evvel uzaklaşmak, babasına gitmek istedi; babasına sarılınca her şey bitecekti. Ayağa kalktı. Dengesini sağlamakta zorlandı. Bisikletini aldı, bindi; ellerinin acısından direksiyonu güç tuttu. Yönünü bilmeden sürdü. Çok az gitti. Uzun bir korna sesi duydu ve düştü.

Asfaltı hissetti.

Vücudundaki ıslaklığı hissetti. Islaklığın ne olduğunu anlayamadı. Ama üşümüyordu. Vücudu ısınmıştı, ısınmak hoşuna gitti. Kalabalığın içinden karışık sesler duyuyordu. Ne dediklerini tam seçemiyordu.

Bir kadının ağlamaklı: “Zavallı çocuk…” dediğini;

Bir adamın: “Ambulans çağırın!..” dediğini seçebildi.

Sesler birbirine karışarak etrafında dönmeye başladı.

Çocuk kalabalıktaki seslerde babasının sesini aradı.

Fısıltıyla: “Baba… Babacım, al beni …” dedi ve sustu. Kalabalık sustu.

Çocuğun gözleri kapandı.

Bir kadın: “Gülümsüyor’’ dedi

Çocuk duyamadı

Uğur Karabıyık