Ölümsüzlük Ağacını Arayan Adam

Gökteki ay bir tanedir desen bir şaşıya

Sana der ki “Vahdet konusunda düştün hataya”

Başkası alay maksadıyla ay ikidir dediğinde
O görüşü bet yeltenir bu sözü tasdike

Yalanıcının yalanı her nefestedir
“Pis şeyler pis olanlara” sözü yetecektir

Gönlü geniş olanların elleri de geniştir
Gözü görmeyenler taşlık yerde sürçerler

Gerçek, kişiye göre değişir mi? Bir filozofun “gerçek ya bu kadar çok değil, ya da gerçek diye bir şey yok” demesine benzer bu sorunun cevabı. Günlük konuşmaların içinde çoğu zaman geçen “sana göre öyle” veya “bana göre öyle” tabirlerinde gerçeğin kişinin bakış açısına göre değişebileceği iddiası vardır. Bir tartışmada taraflardan birisi, “o sana göre öyle” dediğinde “görüşünü çürütecek bir kanıtım, bilgim veya belgem yok. Ama kabul de etmiyorum” demek istemiştir. Gerçeğin kişiye göre değişmesi veya değişmemesi konusunda iki temel kavram var.
Öznel ve nesnel
Eskilerin bu iki kavramı karşılayan kelimeleri, enfüsi ve afakî şeklindedir. Öznel kelimesinden, yine eskilerin indi mütalaa dedikleri, kişinin kendi iç dünyasına ait bir fikri bir düşünceyi bir kanaati anlamaktayız. Nesnel ise nesneye ait olan, somut, elle tutulur, gözle görülür bir varlık hakkındaki yargıdan bahsedildiğini ifade eder. Bu iki kavram arasındaki farka ölçülebilir ve ölçülemez denmesinde pek hata olmayacaktır. Enfüsi kelimesi, öznel olanı, insanın kendine mahsus düşüncesini ifade eder. Afakî ise ufuk kelimesinden türediği göz önünde bulundurularak, dış dünyaya ait, müşahhas varlıklar hakkında ki yargılardır. Bir başka deyişle afaki ölçülebilir olan, enfüsi ölçülmesine gerek olmayan, bir duygu, bir düşünce, bir fikir hakkında kullanılması gerekir.
Fakat zaman içinde kelimelerin anlamlarında meydan gelen kaymalar, aşınmalar hatta tamamen tersyüz oluşlara bir örnek teşkil edecek şekilde “afakî” kelimesi, öylesine, gelişigüzel, ölçümden uzak, kendine has anlamlarında kullanılmaktadır. Oysa durum bunun tam aksinedir.
Üzerinde konuşulan gerçek şayet nesnel ise, afakî ise, somut, ölçülebilir bir vasfa sahipse kişiye göre değişmez. Evrenin her tarafında herkes için aynıdır. Evrensel bir gerçeklik hakkında tartışmak aptallıktır ama çoğu tartışma bu eksende cereyan eder. Çünkü tartışan taraflardan en az bir tanesi gerçeği aramak yerine sadece tartışmak peşindedir. Gerçek umurunda değildir. Kendi arızasının farkında da değildir. Böyleleri için “şaşı” ifadesi kullanılmış. Elbette burada geçen şaşılık, göz kaymasıyla herhangi bir alakası olamayan şaşılıktır. Görüş bozukluğu, gerçeği aramak yolunda fıtri özelliklerini mesela vicdanını kaybetme halini ifade etmektedir. Bir şaşıya “Gökteki ay bir tanedir desen” o kendi durumuna bakmaz da senin hatanı ortaya koymaya çalışır. “Vahdet konusunda düştün hataya” der. Aynı kişiye sadece alay maksadıyla görüşünü tasdik eder şekilde konuşuldu mu hoşuna gider. Çünkü hatası yaygınlaştıkça hata olmaktan çıkacak, gerçeğe dönüşecek zannetmektedir. “Pis şeyler pis olanlara” sözü bir ayeti kerimeye telmihtir. Yalancıya yalancı, biri iki görene kendi gibi görüşü bozuk olan uygun gelir. “Gönlü geniş olanların elleri de geniştir / Gözü görmeyenler taşlık yerde sürçerler” mısralarından gerçek konusunda doğru bir bakış açısına sahip oluş yani uygunluk esas olduğu anlaşılmaktadır. Anlatılacak hikaye, bir sözün hakikatine erebilmek, gerçeğe ulaşabilmek için doğru kişilerle ve doğru sorularla aramak lazım geldiğini anlatmaktadır.
Bahtı açık gönlü parlak bir adam hikâye etti
Hindistan taraflarında bir ağaçtan bahsetti

[3680]Bir padişah bunu duyunca doğru zannetti
O ağacın meyvesinden yemek istedi

Sadık bir adamını çağırıp yanına
Gayretle gönderdi dosdoğru Hindistan’a

Bir adam bir ağaçtan bahseder. Hikâyeye göre o ağacın meyvesinden yiyen ölümsüz olmaktadır. Ne ihtiyarlamakta ne de ölmektedir. Bu ağaç Hindistan taraflarındadır. Padişahın biri bu hikâyeyi duyunca bir adamını o ağacı bulmak üzere görevlendirir.
Üç ana karakter, ekseni ölümsüzlük ağacı olan bir hikâyede buluşmuşlardır. Hikâyeyi anlatan gönlü ışıltılı bir adam ki bu adam hikâyenin sonunda tıpkı kendi gibi bir başka gönül eriyle birleşecektir. İktidarı, kudreti ve devleti kendisine yetmeyen, bütün bunlarla beraber ayrıca ölümsüz olmayı arzu eden bir padişah ve ne pahasına olursa olsun üzerine aldığı vazifeyi yapmaya kendini şartlamış bir görevli.
Padişahın adamı yıllarca dolaştı gezdi
Hindistan’ın altını üstüne getirdi

Nice yerler gördü şehir, belde, diyar
Dolaştı durdu, ova, vadi, tepe, dağ

Her kimse sorduysa bıyık altından güldüler
“Zavallıda kafa gitmiş, deliye benziyor” dediler

Padişahın adamı, diğer hemcinslerine benzemektedir. Sadıktır, vazifeşinastır, fedakârdır, sorumluluğu kayıtsız şartsız itaat olarak anlamaktadır. Gerçekten bir ölümsüzlük ağacı olup olmadığını hiç sorgulamaz. Mademki bana böyle emir verildi, o halde böyle bir ağaç mutlaka vardır ve benim o ağacı mutlaka bulmam lazımdır, der. Yollara düşer. Hindistan’a kadar gider. Orada dağ, tepe, dere bayır demeden dolaşıp ağacı arar. Fakat böyle bir ağacın yeri öyle kolayca bulunacak, sorduğu herhangi bir kişi tarafından işte şurada denecek bir şey değildir. Gezer, şehirler, beldeler, köyler geçer, bulabileceği her yeri arar, sorabileceği herkese sorar. Ağacı bulamamak bir derece, bir de arayışındaki meşakkat, zorluk, sıkıntı had safhadadır. Bu yetmezmiş gibi bir de etraftaki insanlardan gördüğü muamele işin tuzu biberidir. Ona deli muamelesi yaparlar. Ölümsüzlük ağacını aramak akıl karı değil, mutlaka bu adamın aklından zoru var diyerek ciddiye almazlar. Vazife erbabının çoğu zaman maruz kaldığı bir muameledir bu. Çektiği sıkıntı ve meşakkatin etrafındakiler tarafından anlaşılmaması, gereksiz ve lüzumsuz yere bunlara tahammül ediyorsun denmesidir.
Alay edilmek, oyun ve silleydi bütün kazancı
“Ey kurtuluş arayan adam!” dedi bazıları

“Bunca çaban ve gayretin tertemiz yüreğinle”
“Laf u güzaf olamaz, boşuna değil, devam et bildiğinle”

Bu söz de istihzaydı bir başka sille meğer
Maddi silleden çok daha kötü besbeter

Sırf alay olsun diye ağaç yeri tarif ettiler
“Falan yerde bir ağaç vardır” dediler

[3690] “Bir ormanın içinde, yüksek mi yüksek bir ağaç”
“Yaprağı yeşil, kendisi süslü, dalları yüksek bir ağaç”

Bazıları bu merhamet gösterisini apaçık bir istihzaya döktüler. Bazıları, “sen temiz bir adama benziyorsun, aramaya devam et” diyerek alay ettiler. Bazıları işi daha ileri götürdü. İnanmadıkları halde sanki gerçekten bir ölümsüzlük ağacı varmış gibi ağacın yerini tarif ettiler. “Bir ormanın içinde, yüksek mi yüksek bir ağaç” dediler. “Yaprağı yeşil, kendisi süslü, dalları yüksek bir ağaç” şeklinde ayrıntılarıyla tarif edenler bile çıktı. Fakat bunların hepsi adamla alay etmek içindi.
Şiirde geçen hikâyenin yan karakterleri de son derecede ilginçtir. Kendisine soru soran bir yolcuya işini gücünü bırakıp uzun uzadıya bilgi veren bir adam çıkar ortaya. Bu adam sorulan ağacın yerini söylemekten fazlasını yapmaktadır. Ağacı bütün detaylarıyla tarif eder. Yaprakları şöyle, dalları böyle, der. Oysa söyledikleri yalandır. Bu yalandan kendisine dönecek bir fayda yokken neden ihtiyaç duymuştur? Amacı nedir? Sadece eğlenmektir maksadı. Sırf eğlence olsun diye böyle davranan, yalan söyleyen, karşısındakinin bilgisizliğinden hatta çaresizliğinden yararlanmaya çalışan insanlar vardır. Bu tür bir zalimliğin yasalarda cezası yoksa da boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı günde işi epeyce zor olacaktır.
Her duyduğu habere koşan şahın adamı
Yine yollara düştü gayret kemerini kuşandı

Oralarda da seyahat etti yıllar boyunca
Şah maddi destek gönderirdi ihtiyaç duydukça

Gurbet ellerde envai çeşit eziyet çekti
Nihayet acze düştü artık gücü tükendi

Padişahın görevlisi sadık adamın çektiği meşakkatin en katmerlisi bu alaylara maruz kalmaktı. Ama sadakati onun yılgınlık göstermesine, aramaktan vazgeçmesine sebep olmadı. Aramaya devam etti. Yollara düştü, seyahat etti, eziyet çekti. Padişahtan gelecek parayı beklemek zorunda kaldı. Nihayet direncinin bitmesine yakın bir noktaya geldi.
Maksadına dair görünür bir eser yoktu
Nesne yoktu, sadece bir haber o da soyuttu

Ümit ipliği iyice zayıfladı nihayet koptu
Gayret ettiği amaca ulaşmanın imkânı yoktu

Artık şahın yanına geri dönmeliydi niyeti buydu
İki gözü iki çeşme ağlayarak yola koyuldu

Bütün çabasına sabrına gayretine rağmen ölümsüzlük ağacından hiçbir iz hiçbir emare yoktu. Ümitleri tükendi. Artık geri dönme fikri belirmeye başladı. Bu sefer vazifesini başaramamanın kederine duçar oldu. İki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Umudunu kaybettiği mahalde vardı
Bir Şeyh, âlim ve tertemiz yaratılışı

“Umutsuzum” dedi “bari o hazrete gideyim”
“Uğurlu bir başlangıç olsun, eşiğine yüz süreyim”

“Arzuma ulaşmaktan umudumu kestim” diyeyim
“O hazretin duasını kendime yoldaş edineyim”

Çarelerin tükendiği yerde insanın çareleri yaratana sığınması ne güzeldir. Padişahın görevlisi varlığından haberdar olduğu bilge kişiye ağacın yerini öğrenmek maksadıyla gitmiyor. Allah katında değerli, duası makbul bir yüce zatın kapısına gideyim, onun hayır duasını alayım, diyor kendi kendine. Dua aslında bizzat çarenin ta kendisidir. Dua, elimden geleni yaptım, aklımın erdiği kadar emek ve çaba harcadım, buradan sonrası benimle ilgili değil, demektir. Belki işin başında kendini fazla önemsemeden, nefsini öne çıkarmadan duayla başlamak çok daha güzeldir. Ancak duayla başlamayı elinden geleni yapmaya gerek görmemek şeklinde anlayanların düştüğü hataya da düşmemek gerekir.
Padişahın görevlisinin ruh hali üç katmanlıdır. Birincisi görevinin meşakkatine tahammüldür. Bu tahammülün içinde sabit kadem olmak, kararlı bir şekilde, engelleri aşarak hedefine ulaşmak çabası vardır. İkinci katmanda maddi meşakkatin yanı sıra onun gönlünü ve zihnini bulandıracak, direncini kıracak, vazgeçmeye mazeret teşkil edecek şekilde üstüne çöken manevi baskıdır. Alay ve istihza. Buna direnmek ise gösterdiği sabır olmaktadır. Üçüncü katmanda bütün bunlara rağmen görevini başaramamış olmanın keder ve üzüntüsü vardır. İşin en zor kısmı burasıdır. Sorumluluk bilincine sahip insanlar için bu keder, maddi meşakkatlerin de alay ve istihza gibi manevi baskının da ötesindedir. Her şey bir tarafa görevimi başaramadım, umudumu kaybettim, bari bu bilge kişinin eşiğine yüz süreyim, onun duasını kendime yoldaş edineyim deyişinde hem bu kederin ağırlığı hem kendini bırakmayışın asil direncini görmekteyiz.
[3700] Gözyaşları içinde perişan şeyhin huzuruna vardı
Yağmur dolu bulutlar gibi ağlamaktaydı

Dedi “Ey Şeyh! Vakit merhamet vaktidir”
“Umutsuzum şimdi bana şefkat vaktidir”

Şeyh ona sordu “Neden meyussun söyle?”
“Hangi arzu seni perişan etti böyle?”

Şeyhin “seni hangi arzu böyle perişan etti” sözü çok manidardır. Bu sözden insanın bütün mutsuzluklarının, bütün kederlerinin, bütün perişanlığının asıl sebebinin “arzu” olduğu anlaşılmaktadır. “Neden perişansın” “Şunu elde edemedim, bunu elimden kaçırdım, ötekine ulaşamadım, berikine ulaşmama şu engeller mani oldu” Peki, bunların bir önceki adımı onları arzu edişin değil mi? Asıl yüzleşmen gereken arzularındır. Arzularını serbest bırakırsan sınırsız olanla kısıtlı olanı harmanlamış olursun. Bunun sonu da perişanlıktan başka bir şey değildir.
Dedi ki “Padişahım beni seçip görevlendirmişti”
“Böyle, böyle bir ağacı bulmamı emretmişti”

“Öyle bir ağaçmış ki bütün cihan onu istermiş”
“Meyvesi ömre sermaye olmaya yetermiş”

Bu kadar zaman bütün dikkatimle aradım durdum
Hiç bir iz bulamadım ahaliye alay konusu oldum

Padişahın görevlisi arzusunu özetler. Ölümsüzlük ağacını aramaktadır. Bu ağacı kendisi için değil, kendisine emir veren padişahı için aramaktadır. Asıl arzu sahibi padişahtır. Onun arzusu üzerine aldığı vazifeyi bihakkın yerine getirmek, üstlendiği işi başarmış adamların gururu ve övüncüyle dönmektir. Bazen arzular böyle üst üste gelir, katmerleşir, hangisi kimindir karışır.
Şeyh güldü ve ona “Ey temiz yürekli saf adam” dedi
Aradığın o ağaç bilgidir, bunu âlim olanlar anlar idi

Hikâyenin çözgü noktasına gelinmiştir. Bilge kişi meselenin aslını söyler. Ölümsüzlük ağacı diye bir ağaç yoktur. Bunu anlatan kişi ağaçtan “bilgi”yi kastetmiştir. Seni görevlendiren padişah şayet âlim olsaydı bunu anlayabilirdi. Ama manaya değil lafza bakmış ve kendini bir ölümsüzlük ağacının varlığına inandırmış. Sonra da seni bu yollara salmış. Ağacı değil bilgiyi aramalıymışsın. Der. Buradan bilginin nasıl bir ölümsüzlük kaynağı olduğuna döner kıssanın mahiyeti.
Bilgi hem yüce hem büyük hem de basittir
Abıhayatın kaynağıdır engin bir denizdir

Sen surete takılıp kalmış gaflete dalmışsın
Mana dalının yaprağından meyvesinden mahrum kalmışsın

Onun adı bazen ağaçtır, bazen de güneş derler
Namı bazen deniz olur bazen buluta benzer

Bilgiye ağaç denmesinde bir gariplik yoktur, güneş de diyen olur. Adı çoktur ama kendisi tektir. Manayı arasaydın ağacı değil meyveyi bulacaktın. Seni şaşırtan belki onun adının çokluğudur.
[3710] Tektir ama binlerle eseri vardır
En değersiz eseri ebedi hayattır

Gerçi tektir fakat eseri binlercedir
Her bir eseri sayısız ad ile bilinir

Bilgi tektir fakat eseri çok olduğundan çok zannedilir. Çok zannedildiği için adı da çoktur. Herkes kendince bir isim verir.
Mesela bir şahıs ki senin babandır
Fakat baban, bir başkasının oğlu olur

Bir hadise birisi için kahır zulüm musibet iken
Bir diğeri için, sayılır lütuf kerem ve cömertlikten

Bir adam ki yüz binlerce ismi var
Her dem bir başka sıfatıyla anarlar

Sadece bilgi için bu böyle değildir. Zat tektir ama onun sıfatları çok olduğundan o çok zannedilir. Bir kişi hem baba hem oğuldur. Ama iki kişi değildir. Babalık ve oğulluk onun zatı değil sıfatlarıdır. Meydana gelen hadise tektir. O hadiseye sıfat herkesin kendince verdiği için farklı olur. Yağmur yağar, bu kiminın saadeti kiminin felaketidir. Aynı hadise biri için keremdir cömertliktir, bir başkası için zulüm ve musibettir. Bir adamın yüzlerce ismi olabilir. Çok farklı sıfatlarla anılabilir. Ama bunlar onu çoğaltmaz.
Kim böyle sadece mücerret bir isme bağlanırsa
Onun işi işte böyle olur, böyle yeis böyle tefrika

Sen de böyle o ağacın sadece adına bağlandın
Böyle bedbaht böyle darmadağınık kaldın

Adı bırak sıfatlara bak, dikkat et sıfatlara
O sıfatlar ulaştırır seni zatın sırrına

Halkın parçalanıp kavgasına sebep de addır
Sükûna ermenin çaresi manaya ulaşmaktır

İsimlere bağlanan, manayı bırakıp lafza dayanan, işte böyle umutsuzluk içinde perişan olur. Sıfatlar ise zatı anlamanın aracıdır.
Halkın arasındaki tefrika ve parçalanmışlığın sebebi de bundan başkası değildir. isimlere bağlanıp kalmak, manaya ulaşmak yerine isimler üzerinden çatışmak ve savaşmak. Sükûna ermenin çaresi manaya ulaşmaktır.
*

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir