Mehmet Harputlu / Kitap

Kurgu-bilim veya bilim-kurgu hangisi doğru ise artık, gelecekle ilgili bugünün bilgilerinden yararlanılarak kurgulanan hayali dünyaya dair hikâyeler demek olsa gerek. Bu türün babası Jules Verne, romanlarını yazdığı dönemde hayal bile edilemeyecek ama bir o kadar da bilimsel konular işlemişti. Nükleer enerjiyle çalışan denizaltı (Denizler Altında Yirmi Bin Fersah) balonla gökyüzüne sınırsız gezme imkânı (Aya Seyahat) ve benzeri onlarca eser bırakmıştı. Onun hayal ettiği şeylerin ondan bir asır sonra neredeyse tamamının gerçekleşmiş olması şaşırtıcıydı. Bu tür böylece doğdu, gelişti, sıçradı, artık hayalle gerçeğin birbirine karıştığı bir noktaya ulaştı. Kendisinin uzaylılarla irtibat halinde olduğuna inanan az buz adam yok. Bu türün iç dinamiklerinden biri felsefeyi epeyce meşgul eden ütopya / gerçekte var olmayacak kadar güzel bir dünya tasavvuruydu. Bu tür de aynı şekilde bir karşıt oluşla distopya / gerçekte var olmayacak kadar kötü bir dünya tasarımını ortaya çıkardı. İnsan zihninin akıl almaz potansiyeline, sınırsız hayal gücüne bakacak olursak bu konu bulunduğumuz noktadan çok daha ileriye sıçrama eğiliminde.

Elimizdeki kitap bu tanımların hepsinin harmanlandığı adının tam olarak bulunamayacağı ortaya karışık bir kitaptır. O kadar çarpıcı bir dil ile kaleme alınmış ki tanıtımını yapmakta zorluyor. “Güzel” veya “değil” gibi herhangi bir nitelemeyi aşacak derecede bir üst eser.

Kapağında “Geliş” adıyla çevrilmiş isminin altında yazarı görünüyor. Ayrıca filmini izlemeyenlerin kolayca anlayamayacağı, bir uzay gemisi resmi var. MonoKL Yayınlarından çıkmış. Basım tarihi 2016 ve 287 sayfa. M. İhsan Tatari tarafından Türkçeye çevrilmiş.

Kitabın asıl adı, “The Stories of Your Life And Others / Hayatının Hikâyeleri”. Bu hikâye “Arrival” adıyla filme çekildiği, film epeyce sükse yaptığı için asıl adı yerine “Geliş” adının verilmesi tercih edilmiş. Bu hikâye, hiç bilinmeyen bir canlı türü –elbette bunlar uzaydan gelmiş olabilirler- ile iletişim kurmaya çalışan bir dilbilimciyi anlatıyor. Dilbilimcinin iki ayrı canlı türünün aralarında duygu ve düşüncelerin aktarılması için hangi yolları kullanabileceğinden yola çıkarak, dilin insan zihnini üzerindeki egemenliğini, insanın düşünce sistemini irdeleyişini oradan daha ileriye giderek varoluşsal sorununa ulaşmasını anlatıyor. Bu sürecin filmle / görsel olarak anlatılması mümkün değildi. Çünkü hikâye görselliğin ötesine geçmeye bir davetti. Bu yüzden film uzaylı drama denecek bir şekle dönmüştü. Kaldı ki Hayatının Hikâyelerini anlamayı kolaylaştıracak en kestirme yol diğer hikâyeleri dikkatlice hatta birkaç kere tekrar ederek okumaktan geçiyordu.

Kitap bu imkânı vermesi açısından son derecede kayda değer.

Babil Kulesi / Anlamak / Sıfıra Bölünme / Hayatının Hikâyesi / Yetmiş İki Harf / İnsan Biliminin Evrimi / Cehennem Tanrının Yokluğudur / Gördüğünüzü Beğenmek, Bir Belgesel başlıklı hikâyelerde yazar hikâyede geçen kelime sayısını belirtmiş. Belki yaşadığı ülkede yazarlara kelime başına para ödendiğindendir. Ama bütün hikâyelerde temel motifin kelime / zihin / algı olduğu nazarı dikkate alınacak olursa her hikâyenin kelime sayısının belirtilmesinin simgesel bir önemi olduğu daha doğru bir yaklaşım olur. Kitabın sonunda her hikâyenin yazılma hikâyesinin ayrıca yazılması bu tezi güçlendirecek şekildedir.

Kelimelere verdiği önem ve odaklanış Yetmiş iki Harf başlıklı hikâyede zirve yapar. Kil bebeklerden otomatlar yapılmakta, bu otomatların kendi başlarına el becerilerini geliştirebilmeleri için ense kökünden küçük kâğıtlara yazılmış kelimeler sokulmaktadır. Buna karşı çıkan anarşist grubun bildirisinde ki hikâyenin kahramanına göre sadece bir laf kalabalığıdır, şöyle denmektedir. “İnsanlar mı isimlerin efendisi olmalı yoksa isimler mi insanların? Kapitalistler çok uzun bir zamandan beri isimleri sandıklarda istifler onları patenlerle ve kilitlerle korur ve yalnızca harflere sahip olmakla servetler biriktirirken sıradan kimseler her şilin için alın teri dökmek zorunda kalıyor”

Bu bölüm tam anlamıyla bir distopyadır. Harflerin kelimelerin ve isimlerin patentle saklanıp servete dönüştürülmesine başka ne denebilir?

Daha ürkütücü olan Hikâye, Gördüğünüzü Beğenmek başlıklı olanıdır. Bu hikâye bir belgesel tekniği ile gerçekten son derecede başarılı bir şekilde kaleme alınmıştır. Konuyla ilgili kişilerin farklı zamanlarda farklı ortamlarda söyledikleri not edilmiştir. Bunlar birbirine zıt görüşlerdir, biri diğerine reddiyedir, bazıları görüşündeki değişikliği dile getirir, içlerinden birinin kararsızlığı dokunaklıdır.

Bir okul öğrencilerine “Kali” adı verilen bir program uygulamaktadır. Bu programa katılım veya katıldıktan sonra vazgeçiş veya vazgeçişten sonra tekrar katılım tamamen kişisel karara bırakılmıştır. Velilerin birçoğu çocuklarının bu programa katılmasını desteklemektedir. Karşı çıkanlar da vardır. “Kali”yi geliştiren uzmanlardan birisi programı şöyle anlatır.

“Biz bu duruma öz algısal agnoziden ziyade ilişkilendirme agnozisi deriz. Yani kişinin görsel algısına değil sadece gördüğü şeyi tanıma yetisine müdahale ediliyor. Kaliagnozik biri yüzleri kusursuz bir biçimde algılayabilir. Sivri veya çökük bir çene düz veya kancalı bir burun pürüzsüz veya lekeli bir ten arasındaki farkları söyleyebilir. Ama bu farklar karşısında herhangi bir estetik tepki göstermez.

Kaliagnozi beyindeki bazı sinir yolları sayesinde mümkün olmaktadır. Tüm hayvanlar gelecekteki muhtemel çiftlerin üreme potansiyelini değerlendiren kriterlere sahiptir. Ve o kriterleri fark edebilmek için evrimleşerek sinirsel devre parçaları oluştururlar. İnsanların sosyal etkileşimi yüzlerimizin etrafında şekillenir. O nedenle bizim en çok karşımızdaki kişinin üreme potansiyelinin yüzüne nasıl vurduğuna odaklıdır. Devrenin işleyişini o kişiyi güzel ya da çirkin veya ortalama bularak hissedersiniz. Bu özellikleri değerlendiren sinir yollarını bloke ettiğinizde kaliognazi elde ederiz.

Yani?

Yani, beyindeki “güzel” algısını bir şekilde kapatmaktan bahsediyor.

Sebep?

Sebep; “öngörüşçülük” şeklinde tanımlanan durumun ortaya çıkardığı olumsuzlukları gidermektir. Bir insan algısındaki “güzel” nitelemesine uygun bulduğu yüzlere karşı tarafsız, akılcı, objektif tepki geliştirmiyor. Keza bu nitelemeye uygun bulmadıkları hakkında da bu durumun tersi geçerli. Irk ayrımcılığı gibi önyargıya dayanan negatif tepkilerin sebebi de budur. Moda, reklamcılık ve benzeri sektörler algının bu özelliğinden istifade etmektedir. Güzel bulunan yüze sahip bir modelin birey üzerindeki etkisi yıkıcıdır. O yüzün reklamını yaptığı nesneye daha kolay teslim olur. O yüze benzemeye çalışır. O yüze benzemeyişi içinde bir yıkıntıya sebep olur. Özgüvenini kaybeder. Bütün bu olumsuzluklar “güzel” nitelemesini kapatmakla giderilebilir. İşte “Kali” programı tam olarak bunu yapar.

Hangisi daha çok korkunç?

Hiçbir şeyin “güzel” bulunmadığı bir dünyada yaşamak mı?

Algımızda fıtraten var olan bir yetkenin dışardan müdahale ile işlevsiz hâle getirilebiliyor olması mı?

“Güzel” ve “Çirkin” arasında hiçbir farkın kalmamasının “iyi” ile “kötü” arasında da hiçbir fark kalmamasına yol açabilecek olması mı?

En iyisi bu ve buna benzer soruları cevaplamaya çalışmadan kitabı okuyun. Yoksa hayatı “Babil Kulesi” hikâyesindeki anlatıldığı gibi bizi başka dünyalara götüren bir tırmanış içinde olduğumuz yanılgısına düşmekten kurtulamayız.

Yazar, Ted Chıang imiş.

Ted Chıang 1967 yılında Çinli bir ailenin çocuğu olarak Amerika’da doğdu. Sadece 15 öykü yayınlanmasına rağmen bilim kurgunun yaşayan efsanesi olarak kabul edilmektedir. Bu alanda en önemli sayılan ödüller kazanmıştır. Hayatının Hikâyesi adlı öyküsü 2016 yılında Arrival / Geliş adıyla filme çekildi. Denis Villenneuve’ün yönettiği film dünya çapında büyük yankı uyandırdı”

Diye not düşülmüş kitabın iç kapağına.

 

Mehmet Harputlu