Atilla Gagavuz / Köy Yanar Kahpe Taranır

Yangın doğal olmayan en büyük felakettir demiş birisi. Teknolojinin sıçrayışının büyüye benzemesine rağmen, helikopterlerin, yüzlerce ton su taşıyan itfaiye uçaklarının, yüzlerce metre uzağa su pompalayan motorların, yüzlerce metre uzayan hortumların, kafaları miğferli, korunaklı üniformalı yüzlerce itfaiyecinin büyümüş bir orman yangını karşısındaki acizliğini çaresizliğini görünce bu söze hak vermek mecburiyeti çıkıyor ortaya. Yangın çeşitlerine göre farklı şiddette olsa da gerçekten büyük felaket. En acıklı sahnesi küçük bir yerleşim yerinde yanan binaya su kaplarını elden ele ulaştırarak yangını söndürmeye çalışan insanların görüntüsüdür. Bu zorunlu bir yardımlaşmadır. Yangın tek başına binası yananın söndüremeyeceği bir şeydir. Ayrıca evi yanmayan bilir ki o yangın söndürülmezse kendine de ulaşacaktır.

Bir yangın yerinde insana düşen söndürmek için yardıma koşmak olmalıdır. Ama öyle olmaz. Yangından mal kaçırmaya çalışanlar vardır. Yağmacılığın en müptezel şeklidir. Karmanyolacı derlermiş eskiden. “Bana ne” diyerek bir kenardan seyredenler vardır. “Vurdumduymaz” “nobran” “bencil” veya buna benzer bir başka olumsuz kelimeyle nitelenebilir böyleleri. Kaçanlar, gülenler, hızla olay yerinden uzaklaşanlar, nasıl olsa bana ulaşmaz diyenler, çok şükür ben kurtuldum gibi aşağılık bir duyguya kapılanlar yangınla ilişkileri açısından bir şekilde bir kelime bulunup ifade edilebilir.  Ama bütün bunların hepsinden daha akıl almazı, yangın esnasında aynanın karşısına geçip taranmak olmalı. Çıkarı değil, korkudan emin olması değil, bir şeyi elde etmek saplantısı değil, süslenmesine her şeyin üzerinde değer atfeden, süslenmek için her şeyi yapan, süslenmesine hiçbir şey mani olmayan, süslenirken hiçbir şey umuruna gelmeyen birisine ne denir?

Atasözümüzde bu merakımızı gideren anlam derinliğini buluyoruz.

Sonra toplumsal çürümüşlüğümüzün göstergesi karakter bozukluklarını gördükçe bu müthiş atasözündeki belagat hayranlık uyandırıyor.

Cehenneme dönmüş bölgede silahlar susmaz. Envai çeşit ölüm makinesi alınır satılır verilir dağıtılır eller tetikte gözler hedefte yüzler, yüz binler, milyonlar aç kurtlar gibi birbirine saldırır durur. Haber bültenlerinde artık ölü sayısı verilmez olur. Bir çatışma haberi, çatışmanın olduğu yerden ve taraflardan ibarettir. Kaç kişi öldü, kaç yaşayan can hayata dair bütün beklentilerine son verip toz duman enkaz arasına yuvarlanıp gitti. Ölen kimdi, kaç yaşındaydı, kimin oğluydu, annesi kimdi, çocuğu var mıydı, evinde umutsuzca dönüşünü bekleyen karısı var mıydı, bunların hiç biri bilinmez. Önem verilmez. Önem verilecek değerde bulunmaz.

Bunlar olup biterken o akıllı telefonu elinde, klavyesi parmaklarının altında, gözleri monitörde, kim nereye tayin olmuş, hangi makama kim getirilmiş, o makamın makam şoförü, makam aracı, ek göstergesi, yan ödemesi, yurt dışı gezisi var mı onları araştırmaktadır. Çatışma, ölüm falan umurunda değildir. Kimi aramalı, öz geçmişi kime göndermeli, kimin üzerinde kim daha etkilidir, hangisine ulaşabilirim, derdindedir. Bunlar için yapacağı hazırlıkları planlar, hangi elbiseyi giyeceğinin hangi renk kravatı takacağının derdindedir. Köy yanar, o taranır.

Şehrin ortasına bombalar düşer. Binaların yarısı enkaz hâlinde önündeki sokağı doldurur. Görüntü marifetli bir grafikerin bilgisayarla yaptığı sanal görüntü değil, gerçektir. O binalarda yaşayan milyonlarca insan enkazın arasında kaybettiklerini arar. Kimi ailesinden birini, belki babasını annesini, belki çocuğunu, belki henüz kundaktaki bebeğini, belki kopan bacağını kolunu, sonra göç başlayacaktır. Hırpani kılıklarıyla aç biilaç dağlara vururlar kendilerini, Denizlere. Şişme botlara. Nereye gittikleriyle ilgili hiçbir fikirleri yoktur, nasıl gittiklerini düşünmezler bile. Can korkusu hücrelerine kadar sinmiştir. Yüzlerinde o korkunun rezil izleriyle doluşurlar ne buldularsa ona. Sahile bebek cesetleri vurur. Bebek cesedinin fotoğrafı insanın içini kanatır. Uyur gibi kumların üzerindedir. Sanki uzanıvermiştir öylesine, küçücük kollarını başına yastık yapmış gibi. Hadi putlaştırdığınız bu rezil dünyanızda yaşayın durun bensiz der gibidir. Bu fotoğraf vicdanları duyacakları bir nebzecik merhametle rahatlatmak için bilinçli bir öne çıkarışla servis edilir haber ajanslarına.

Bunlar olup biterken onlar abartılı bir şaşaa ile tertipleniş, bunun için iç mimara avuç dolusu paralar saçılmış bir mekânda yemek masasında toplanmışlardır. Her birinin önünde yiyebileceğinin on katı yiyecek vardır. Dokuzu çöpe gidecektir. İhale kurumunun bürokratı dosyada bulduğu hata için istediği rakamı bir kâğıda yazıp yavaşça iş adamının önüne itmiştir. İş adamı milyon dolarlar dönen inşaat işinde böyle küçük aksaklıkların başına açtığı dertten mustariptir. Genel müdürün asistanını kovmak öfkesini sakinleştirmemiştir. Şimdi bu adama ödeyeceği meblağı nereden transfer edeceğinin derdine düşmüştür. Kafasında hangi alt taşeronun hangi hak edişinden ne kadar keseceğine dair rakamlar dolaşmaktadır. Köy yanar, o taranır.

Zorlu bir dört yıldan sonra üniversiteyi bitirmiştir. Fakat sonrası yoktur. İş için başvurduğu bütün kapılar yüzüne kapanmış, girdiği hiçbir sınavda yeterli puanı alamamıştır. Siyasi bürokrat zengin tanıdık kim varsa yüzünün suyunu dökmüştür. Ama en büyük gerçek değişmemektedir. İşsizdir. İşsizliğin hiçbir işi olmamanın nasıl bir şey olduğunu çekmeyenler bilmez. İnsanı içinden çökerten bir yıkılmışlıktır işsizlik. Elinden hiçbir iş gelmediğiyle yüzleşmek daha da fazlasıdır. Parasızlık, parası olmadığı için çıkıp bir yerlerde hava alma imkânından bile mahrum oluş bu yıkılmışlığın yanında bir şey sayılmaz. Evde nasıl olsa vakit geçer. Ama akşam saatinde, işten dönen annesinin elindeki market poşetini sürükler gibi yorgunlukla kapıdan içeri girişi, işten dönen babasının çökmüş omuzlarından kısık gözlerle kendine doğru bakışı, o bakıştaki biraz çaresizlik, biraz merhamet, biraz öfke sızıntısı, akşam yemeğinde sofraya çağırdıklarında duyduğu eziklik ve hiçlik duygusu her şeyi ama her şeyi silip yok edecek derecededir. Nihayet bütün direncinin ve umutlarının bittiği bir gece yarısında keskin jileti bilek damarlarına bastırıp çeker. Kanın akışında bütün duyguları silip süpüren garip bir haz vardır. O beyaz fayansların üzerinde akıp giden kırmızılığa dalgın gözlerle bakmaktadır. Daha gencecik, ömrünün baharında bir fidanın dalından koparılışına benzer bir hıçkırık düğümlenir boğazına.

Bütün bunlar olup biterken onlar yabancı kelimelerle marka oluşturulmuş kafelerde kümelenmişlerdir. Üşüştükleri masaya birileri gelip oturmakta bir diğeri kalkıp gitmektedir. Masada lezzetli bir döküntüye doğru inip kalkan martılar gibidirler. Oğlanlar, saçları sakalları birbirine karışmış, partal ama pahalı ve markalı giysilerin içinde ne kadar ilgi çektiklerinin hesabı içindedir. Kızlar bir ayının saldırısından henüz kurtulmuş görüntüsünde lime lime pantolonlarıyla, göğüs dekolteleri abartılı giysileriyle saklanamaz bir kasıntılık içindedir. Konuştukları dil üç yüz kelimeyi geçmeyecek kadar dar, konuştukları konular, eksenindeki erkek kadın cinselliği olmak üzere üç beş tane kadar azdır. Televizyon yıldızı komedyenlerden ödünç aldıkları esprilere gürültülü kahkahalar atarak konuşmaktadırlar. Bir o kadar özgüvenleri küstahlık seviyesinde tamdır. Köy yanar onlar taranır.

Çünkü böyledir, hep böyle olmuştur, hep böyle olacaktır. Köyler yanar, kahpeler bir bardak su yetiştirmek yerine taranmasına bakar.

Atilla Gagavuz