Masal / Altı Ayaklı Kısrak

Anlatan: Hacı Muhsine Hanım

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler tellal iken, develer berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Babam düştü beşikten, anam koştu eşikten, anam kaptı maşayı, babam döndü köşeyi, onlar kovaladı ben kaçtım. Onlar kovaladı ben kaçtım. Onlar kovaladı ben kaçtım. Gittim. Gittim. Altı ay bir güz gittim. Dere tepe düz gittim. Döndüm bir baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim.

O yalan, bu yalan, karıncaya vurdum palan. Fil karıncaya binmiş önüne de deveyi katmış bu da mı yalan?

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, çok eski bir zamanda, çok uzak bir ülkede bir padişah yaşarmış. Bu padişahın, insan gibi konuşan, bilgin gibi düşünen, cengâver gibi savaşan, kartal gibi uçan, şimşek gibi bir ufuktan diğer ufka çakan bir atı varmış. Bu atın altı tane ayağı, yedi arşın kuyruğu, sekiz arşın yelesi varmış. Padişah bu at sayesinde girdiği hiçbir savaşı kaybetmezmiş. Her savaştan zaferle ülkesine döner, halkına zenginlik üstüne zenginlik bağışlarmış. Halk padişahını da atını da çok sever, atına “altı ayaklı kısrak” derlermiş. Hiçbir düşman bu padişahın ülkesine saldırmaya cesaret edemezmiş. Altı ayaklı kısrağı herkes bilir herkes birbirine anlatırmış.

Dertsiz insan olmaz derler ya bu padişahın bile bir derdi varmış. Tek evladı dünyalar güzeli bir kızı varmış. Padişah vaktinin geçtiğini düşünür bu kızı evlendirmek mürüvvetini görmek istermiş. Kızın yaşı yaşına boyu boyuna soyu soyuna denk bir damat arar fakat bulamazmış. Nihayet bu damadı bulabilmek için bütün ülkeye duyurular yapmış. Bir imtihan açacağını imtihandan geçecek olana kızını vereceğini ilan etmiş.

Ülkenin bütün yiğitleri, bileğine yüreğine bilgisine güvenen gençleri toplanmış. Her alanda birbirleriyle yarışmaya mücadeleye tutuşmuşlar. Her galip gelen bir ileri merhaleye geçmiş. Her mağlup olan boynu bükük evinin yolunu tutmuş. İçlerinde, çenesinde üç tel kıl, sırtı kambur, çarpık çurpuk bir ihtiyar varmış. Karşısına geçen bütün rakiplerini yeniyormuş. Nice koç yiğitleri bilgisiyle kurnazlığıyla yenmiş. Sonunda yarışmayı o kazanmış.

Kızın iki gözü iki çeşme ağlar dururmuş. Padişah dersen üzgün, ama verdiği sözü tutmakta kararlı, söz bir kere ağızdan çıkar, geri dönüşü olmaz dermiş.

-“Ben bu adamla evlenmem” diyen kızını haşince azarlarmış.

Kız bakmış ki babasını ikna edemeyecek, çaresiz,

-“Evlenirim ama altı ayaklı kısrağı bana verirsen” diye olmayacak bir şart koşmuş. Padişah verdiği sözde durmak için bu şarta rıza göstermiş. Altı ayaklı kısrağı kızına vermiş.

Sivri sakallı kambur çarpık çurpuk adam kızı almış üçü birden koyulmuşlar yola. Bu adamın memleketine gitmek için düştükleri yol bir türlü bitmek bilmemiş. Öyle de garip hareketleri varmış. Altı ayaklı kısrak bir fırsatını bulmuş,

-“Sultanım” demiş. “Bu adam aslında bir şeytan, siz benim sırtıma binin, bu adamdan kaçalım”

Binmiş Sultan Hanım Altı ayaklı kısrağın sırtına, bir adımda geçivermişler dağların ardına. Ne yol dayanmış ne dağ ne çöl altı ayaklı kısrağın hızına, şeytandan kurtulmuşlar.

-“Nereye gitmek istersiniz Sultanım!” diye sormuş altı ayaklı kısrak kıza, kız

-“Şu uzak ülkede teyzemler yaşar, oraya gidelim, babamın yanına dönersek yine beni verir o adama” demiş.

Oraya gitmişler. Teyzesi kızı çok iyi karşılamış. Başına gelenleri dinledikçe üzüntüsünden ağlamış. Gel zaman git zaman o ülkenin şehzadesi bu kızı görmüş, beğenmiş, birbirlerini sevmişler, evlenmişler.

Evlenmişler evlenmesine amma gün görüp safa sürmeye kalmadan bir savaş çıkmış. Şehzade bırakmış karısını evine, kendisi ülkesi için savaşa katılmış. Savaş sürdükçe, sürmüş. Şehzadenin ordusu zor durumdaymış. Şehzadenin yüzü gülmüyor, ağzını bıçak açmıyormuş. Sonun kızın yanına gelmiş,

-“Bu altı ayaklı kısrakla savaşamazsak ordumuz perişan olacak, ülkemiz elden gidecek” demiş. Kız babasının verdiği şeytan adamın bir gün gelip kendisini bulacağından korkar altı ayaklı kısrağı yanından ayırmak istemezmiş. Bakmış ki durum çaresiz,

-“Kendisiyle bir konuşayım” diyerek yanından ayrılmış. Altı ayaklı kısrak kıza,

-“Sultanım! Siz izin verirseniz giderim, ancak yelemden üç tel kıl alın, ne zaman darda kalırsanız bunlardan birini yakarsınız, ben yetişir sizi kurtarırım” demiş.

Böylece kıza emniyet gelmiş, izin vermiş altı ayaklı kısrağın gitmesine.

Bir taraftan Şehzadeyi bir taraftan altı ayaklı kısrağı bekleyip dururken her gün şehzade ile mektuplaşırlarmış. Günler geçtikçe savaşı kazandıkları haberleri geliyormuş kız da seviniyormuş. Sonra bir çocuğunun olacağını anlayınca sevinci daha da artmış. Sevincinden uçacak hale gelmiş. O sevinedursun, şeytan kızın izini bulmuş. Tam evinin karşısında bir dükkân açmış. Mektup getiren görevliyle arkadaşlık kurmuş. Sultan ile Şehzadenin mektuplarını açıp okumaya, hatta değiştirmeye başlamış. Birinden diğerine kötü şeyler yazıyormuş. Karı koca durumu fark edememişler, birbirleri hakkında kötü şeyler düşünüp kötü kararlar almaya başlamışlar.

Sonunda kız bu işlerin şeytan adamın başının altından çıktığını anlamış. Onun yakınlarda bir yerlerde olduğunu hissetmiş. Korkusundan derin bir kuyu kazdırıp içine girmiş. Yeni doğmuş bebeğini de almış orada saklanıyormuş. Ferahi adında ki hizmetçisi kuyunun başına gelir iple yiyecek içecek sarkıtırmış. Şeytan Ferahiyi takip ederek kızın saklandığı kuyuyu bulmuş. Uzak bir yerden kuyuya ulaşacak tünel kazmaya başlamış. Kız şeytan adamın kazmasının sesini duyunca korkudan aklı başından gitmiş. Altı ayaklı kısrağın verdiği yelesinin üç tel kılını hatırlamış. Hizmetçisine seslenmeye başlamış.

-“Ferahi! Ferahi!”

Ferahi duymazmış da gelmezmiş. Kazmanın sesi yaklaştıkça bebeğine sarılır daha kuvvetle bağırırmış:

-“Ferahi! Ferahi!”

Nihayet duymuş Ferahi Sultan hanımın sesini, kuyunun başına gelmiş, kız telaş içinde,

-“Ateş getir bana, çabuk ateş” diyebilmiş can havliyle. Bu arada kazmanın ucu girmiş kuyudan içeriye.

Ferahi bir miktar kor ateşi bir zembile koyup sarkıtmış kuyunun dibine. Kız telaştan ve korkudan altı ayaklı kısrağın yelesinden koparıp verdiği üç tel kılın üçünü de atıvermiş ateşin içine. Altı ayaklı kısrak şimşek gibi bir anda belivermiş kuyunun başında.

-“Tutun kuyruğumu, kapatın gözlerinizi sultanım!” demiş. Kız tutmuş altı ayaklı kısrağın kuyruğunu, kapatmış gözlerini.

Gözlerini bir açmış ki yemyeşil içinden pınarlar kaynayan çok güzel bir vadideler. Kız daha sevinmeye kalmadan altı ayaklı kısrak,

-“Size verdiğim o üç tel kılın sadece bir tanesini yakacaktınız. Üçünü birden yaktığınız için benim ömrüm bitti artık” demiş. Kız üzüntüsünden ağlamaya başlamış.

-“Ben sensiz ne yaparım. Bu ıssız yerde bebeğim ne olacak?” der de ağlarmış.

Altı ayaklı kısrak,

-“Üzülmeyin” demiş. “Şimdi ben öldükten sonra karnımı yararsınız, içimi boşaltırsınız. Bağırsaklarımı gidebildiğiniz kadar uzağa gidip, pınarı içine alacak şekilde, çepeçevre kuşatacak biçimde uzatırsınız. Sonra boşalan karnımın içine girer uyursunuz”

Kız dediklerini teker, teker yapmış altı ayaklı kısrağın, karnının içine girmiş, bebeğine sarılıp uyumuş. Uyandıklarında Çepeçevre yüksek bir duvarla çevrili, içinde pınarlar akan, ağaçlarla meyvelerle dolu bir bahçenin tam ortasında, kocaman, yüzlerce odası, içi erzakla dolu kilerleri olan bir sarayda olduklarını görmüşler.

Güven içinde bu sarayda yaşamışlar. Zaman geçmiş, çocuk büyümüş. Şehzade kaybettiği eşinin üzüntüsüyle dağ bayır dolaşır avlanarak gönlünü avutmaya çalışırmış. Bir gün adamlarıyla beraber avlanırken yollarına bu saray çıkmış. Varlığından haberdar olmadıkları bu sarayı görünce şaşırmışlar merak etmişler kapıyı dövmüşler. Pencereden gelenleri gören Sultan kocasını tanımış, oğluna onları içeri alıp yemek ikram etmesini söylemiş ama kendisi hiç görünmemiş.

Sofrada çocuğun kaşığı kaybolmuş. Çocuk aramış bulamamış. Birden,

-“Babanın kucağındayım, babanın kucağındayım” diye bir ses duymuşlar. Bakmışlar, kaybolan kaşık Şehzadenin kucağında. Çocuk almış kaşığı, yemeye devam etmişler, bir müddet sonra aynı şey tekrarlanmış. Aynı sesi duymuşlar.

-“Babanın kucağındayım, babanın kucağındayım” Bu üçüncü defa tekrar edince Şehzade ayağa kalkmış.

-“Mutlaka anneni göreceğim” demiş.

Olanları bir kafesin arkasından seyreden Sultan Hanım ortaya çıkmış.

Bütün olan biten anlaşılmış.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

*