Bahri Akçoral / Kale

Galesiz: Ne o Dertli?

Dertli: Ne ne hocam?

G: Suratın

D: Suratım surat işte hocam

G: Suratının hâli demek istedim

D: Ne var ki suratımın hâlinde?

G: Hâlini bilmem ama istikbali pek parlak değil gibi görünüyor

D: Nasıl yâni?

G: Yâni dertli ötesi bir hâl gibi…

D: Dertli ötesi hâl ne olabilir ki?

G: Mahzun olabilir meselâ

D: Yok hocam mahzun falan değilim

G: Mükedder?

D: Hayır

G: Muzmahil?

D: Bunun anlamını doğru bildiğimden emin değilim ama…

G: Eee ama?

D: Ondan da değilim, eminim

G: O zaman sen söyle, nedir bu hâlin…

D: İsim verme konusunda pek de ehil değilimdir, bilirsin

G: İsim vermen şart değil a canım; anlat

D: Yâni hâlimi mi anlatayım

G: Evet

D: Onu da nasıl yapacağımı bilemem hocam, şair değilim ki

G: Şair ne alâka?

D: Hani şair demiş ya

G: Ne demiş?

D:  Matem etsin eyyam-ı mesrur-u şebab ağlasın / Hâlimi tasvir edince şimdiki resmim benim…

G: Yâni yaşlılıktan mı muztaribsin?

D: Yok hocam yaa, yakışır mı?

G: Yakışığını ben bilmem, sen söyle

D: Yok hocam, yakışmaz

G: Öyleyse niye hatırladın ki bu beyti?

D: Ne bileyim, sen hâlini anlat deyince…

G: Anladım, bu beyt senin hâlini tasvir etmiyor ama, öyle değil mi?

D: Evet, öyle hocam

G: Madem öyle, başka bir tane bul

D: Beyit olması şart mı?

G: Şart falan değil, mısra da olabilir, başka herhangi bir şey de; yeter ki hâlini anlatsın

D: …

G: Noldu?

D: Düşünüyorum hocam

G: İstersen ben şöyle bir çarşı turu atıp geleyim

D: O niye?

G: Kendini baskı altında hissetmiyesin diye

D: Dur hocam, baskı yapma; galiba buldum…

G: Neymiş?

D: Düşmüş kaleler gibiyim

G: Eee?

D: Eee ne?

G: Mısranın gerisi

D: Yâni sonrası mı?

G: Sonrası, evveli, nesi varsa

D: Yok hocam

G: Ne yok?

D: Ne sonrası ne öncesi var hocam

G: Yâni hafızada mı yok?

D: Evet, öyle hocam; sizde?

G: Alıntıyı ve şairini hatırladım da, bende de o kadar

D: Eee, ne yapmalıyız şimdi?

G: Şu akıllıya sorabiliriz meselâ

D: Akıllı?

G: Şu cebinde taşıdığın

D: Aşkolsun hocam yâni!

G: Neye aşkolsun?

D: Hem teknolojiye direnirsin hem de…

G: Hem de ne?

D: Hem de gerçekçiliği tercih edenleri makaraya alırsın

G: Yok canım, direnme falan yok

D: Öyleyse sende niye yok?

G: “Senden daha akıllı bir şeyi cebinde taşımak zoruna gitmiyor mu?” diye soran olmasın diye

D: Varsın olsun; ne mahzuru var ki?

G: Soru’nun cevabını bilmiyor olamaz mıyım?

D: Olabilirsin de…

G: Eee, ne yapıyorsun şimdi?

D: Akıllıya danışıyorum

G: Neyi, sorunun cevabını mı?

D: Yok, şiirin devamını

G: Eee, biliyor muymuş?

D: Bilmez olur mu hocam, öyle bir şey olsa derhal yere çalarım onu!

G: E hadi, oku bakalım

D:  Düşmüş kaleler gibiyim,
Bir sözüm kalmadı söyleyecek.
Acı sularda kaldı umudum
En yalın, en güzel, en gerçek,

G: Tamam, bu kadar yeter Dertli

D: Devam etseydik…

G: Gerekmez Dertli

D: Niye ki?

G: Şimdi şiire dalarsak konu dağılır

D: Peki. Konu neydi?

G: Senin hâlin

D: Evet, öyle ya…

G: Anlat bakalım, ne zaman kale sahibi oldun da sonra düşürdün?

D: Sahibi değil hocam, kalenin kendisiyim

G: Ne oldu da düştün öyleyse?

D: Düşürdüler iste; düşmez kalkmaz bir Allah

G: Ona şüphe yok da, nasıl?

D: Nasılını bilseydim düşmezdim herhalde; en azından bu kadar canım yanmazdı

G: Peki öyleyse kim?

D: Yâni kim mi düşürdü?

G: Evet, ortada bir düşen varsa bir de düşüren olmalı değil mi?

D: Yok hocam, düşüren falan yok!

G: Olmaz olur mu, mutlaka olmalı

D: Var, var da yabancı değil

G: Yâni yerli mi?

D: Aşkolsun hocam

G: Niye ki?

D: Ne yaptın ettin, sohbeti sulandırdın gene!

G: Sulandırdım mı? Ben mi?

D: Evet, sen!

G: Bir şey yabancı değilse yerlidir diye düşündüm

D: Yanlış muhakeme hocam yanlış! Yabancının tek zıddı yerli değildir

G: Peki nedir öyleyse?

D: “Kendi” olamaz mı?

G: Olabilir tabii. Yâni sen kendin mi düştün?

D: Evet hocam; kimse itmedi, çelme falan takmadı; kendim düştüm

G: Ama demin…

D: Demin ne?

G: “Düşürdüler” dememiş miydin?

D: Demiştim demesine de…

G: Eee?

D: Öyle iterek kakarak değil, sebep olmak bakımından

G: Yâni birileri senin düşmene sebep oldu, ama sen kendin düştün öyle mi?

D: Aynen öyle hocam

G: Dertli; farkında mısın?

D: Neyin?

G: Bu günkü musahebemiz aynen şeye döndü?

D: Neye döndü?

G: Söylemeye dilim varmıyor…

D: Söyle söyle, içinde kalmasın

G: Kızmak yok ama

D: Aşkolsun hocam, haddime mi?

G: Peki öyleyse; absürt komediye

D: O da ne hocam yaa?

G: Hani TV’lerde çok moda ya bu günlerde

D: Maşallah hocam, TV kültürünü baya genişletmişsin, haberimiz yok

G: Ne yaparsın Dertli, önümüze ne koyarlarsa onu okuyoruz; yâni seyrediyoruz.

D: Ama bir şey var

G: Nedir?

D: En cıvık komedide bile mutlaka bir dram vardır

G: Ne anlamda dram?

D: Acıklı anlamında

G: Öyleyse bizim konumuzun dramatik tarafı neresi?

D: Az önce söylemiştim ama galiba kaçırdın

G: Ne demiştin?

D: “Canım yandı” demiştim

G: Yâni yandı bitti mi?

D: Hayır; yanmadı bitmedi, kül de olmadı

G: Ya ne oldu?

D: Hâlâ yanıyor

G: Desene durum gerçekten ciddi

D: Sen inanmasan da gerçekten öyle hocam

G: İnanmayla ne ilgisi var Dertli? Düşmüşsün, canın yanmış; hepsi bu

D: Nasıl hepsi?

G: Deminden beri söylediklerinin hepsi

D: Hocam bir şey diyeceğim

G: Hiç durma, bekliyorum

D: Çok sürmez

G: Ne çok sürmez?

D: Senin de düşmen

G: Bak sen, demek “ben yandım, herkes yansın” diyorsun?

D: Öyle değil

G: Ya ne? “ben yandım, sen de yan” mı?

D: O da değil

G: Ya ne?

D: “Ben yandım, sen de yanacaksın”

G: Neyse; demek temenni değil, kehanetmiş

D: Pek kehanet değil; ön görüş desek daha isabetli olur

G: Tamam Dertli; pes ediyorum, sen kazandın

D: Anlamadım?

G: Senin ağzından kerpetenle bile laf almak mümkün değil bugün

D: Aşkolsun yâni hocam; ne sordun da cevaplamadım?

G: Sorduğum devlet sırrı değildi ki; sadece “hâlin nedir?” dedim. O da gene senin içindi

D: Yâni derdime deva bulmak gibi mi?

G: Başka ne için olabilir ki?

D: Tamam işte ben de tam bunun için her şeyi anlatamadım

G: Ne alâka?

D: Şu alâka ki hocam, bu öyle devası olan bir dert değil

G: Sana göre öyle olabilir ama bakalım bana ve herkese göre de öyle mi?

D: Öyledir hocam öyledir. Bu öyle “göreceli” bir durum değil

G: Dertli; derdini bana da bulaştırma teşebbüsünde bulunmasaydın şimdiye kadar çoktan kalkıp gitmiştim ama galiba gene de en iyisi böyle yapmak

D: Senin yerinde bir başkası olsaydı inan ki ben de yalnız kalmayı tercih ederdim

G: İşin ucu bana da dokunacağı için kıyamıyorsun, öyle mi?

D: İşin sadece ucu değil hocam, aynı sarsıntıyı aynen sen de yaşayacaksın, bundan şüphem yok

G: “Düşüş” gitti “sarsıntı” mı geldi?

D: Hayır, benimki düşüştü, seninki sarsıntı olacak

G: Sen beni ikaz ettiğin için mi?

D: Bir bakıma

G: Tesirini azaltmak yerine sıfırlamak için çare yok mu?

D: Maalesef sanmıyorum hocam

G: Peki ama…

D: Dur ben söyliyeyim

G: Buyur

D: “Mahiyeti hakkında hiç bir şey söylemeden nasıl ikaz etmiş oluyorsun?” diyeceksin

G: Yanlış mı?

D: Yanlış değil ama sebebi var

G: Neymiş?

D: Bırakmadın ki?

G: Hoppala! Ben mi bırakmadım?

D: Hem de fırsat vermedin

G: Tamam arkadaş tamam

D: Tamam ne? Yoksa gidiyor musun gerçekten?

G: Hayır, madem işin ucunda ikaz var, gidemiyorum. Sustum, dinliyorum

D: Hocam, “Öksüz Kitaplar” konumuzu hatırlarsın

G: Elbette

D: İşte o konuda biz fena halde yanılmışız hocam

G: Nasıl yâni?

D: İşte öyle, basbayağı yanılmışız

G: Yâni “öksüz kitap” diye bir şey yok muymuş?

D: Tam tersi hocam, tam tersi

G: Bunun tersi ne ola ki?

D: Anlatacağım hocam

G: Tamam, dinliyorum

D: O mesele beni bir hayli tedirgin etti

G: Beni de

D: Yalnız kültür, bilgi, okuma, öğrenme, bilgilenme konularında genel bir tedirginlik değil

G: Ya?

D: Kendi kitaplarım için

G: Evet bunu da konuşmuştuk

D: Ve bir arayışa girdim

G: Nasıl bir arayış?

D: Kitapları devredecek bir yerler arama arayışı

G: Bak sen! Eee, buldun mu bari

D: Buldum bulmasına da…

G: Eee

D: “İşlerine yarar, alırlar” diye düşündüğüm yerler hep fos çıkıyor

G: Nereler meselâ?

D: Halk Kütüphanesi, okul kütüphaneleri gibi

G: Eee?

D: Bir tanıdığım İH Lisesine müdür olmuştu. Önceki müdürü hiç görmediğim halde ortak bir ahbap vasıtasıyla tanıyordum; bir zamanlar büyük şehir kütüphanelerinde bile bulamadığım bir makaleyi bulup çıkarmıştı okul kütüphanesinden. Bu da bana bu okulun zengin bir kütüphanesi olduğunu düşündürmüştü.

G: Eee?

D: İşte doğrudan tanıdığım birisi bu okula müdür olunca onu aradım. Sene başıydı, çok yoğundu falan; ulaşmam bile bir hayli müşkül olduysa da sonunda anlaştık; gelip kitaplara bakacak, okul kütüphanesi için seçecek, sonra taşımak için arkadaş, görevli ve vasıta temin edip götürecekti. Ayrıca şunu da söyledi; kütüphaneyi genişletmek istiyormuş, çünkü kitap sayısı 3000’e ulaşınca bakanlık bir kütüphane memuru kadrosu veriyormuş. Yalnız “Şimdi sene başı, işler çok yoğun, bana 10 gün izin ver” dedi. Çarnaçar “peki” dedim.

G: Eee?

D: Hocam o 10 gün tam bir sene oldu; tamı tamına bu sene gene okullarında açıldığı günlerde Sn. Müdüre ulaştık; o da başka bir arkadaş vasıtasıyla.

G: Eee, gelip aldı mı kitapları?

D: Aldı almasına da daha önce başka gelişmeler oldu

G: Ne gibi?

D: Yıllar önce başka şehirlere göçen bazı arkadaşlar kitaplarını bana bırakmışlardı

G: Muvakkaten mi?

D: Yok, temelli

G: Niye ki?

D: Benim yıllar sonra ancak gelebildiğim yere onlar ta o zamandan ulaşmışlar anlaşılan

G: Yâni?

D: Yâni yıllarını verip karınca kararınca biriktirdikleri kitaplara artık ihtiyaçları olmadığını fark etmişler demek ki

G: Arkadaşlarının meslekleri, ilgi alanları seninkilerle uyumlu muydu bari?

D: Ne gezer hocam, ne uyumluydu ne de ilerde uyumlu olma ihtimali vardı

G: Anlaşıldı; bildiğim kadarıyla zaten sen kitap seçmezsin

D: Söyleyene bak! Hocam ben bunu hiç saklamadım, herkese her fırsatta söyledim: ben bibliyofil değilim, bibliyomanım

G: Tamam, malûm; sonra?

D: İşte bu yıl da bir yakınım “ihtiyaç fazlası birkaç kitap var; sana göndersem olur mu?” dedi. Bir bibliyoman bu soruya ne cevap verir sence?

G: “Hemen”

D: Aynen. Ama ufak bir sorun çıktı: lafta “birkaç” denilen kitaplar bir kamyonetle geldi!

G: Bayram ettin desene

D: Edecektim etmesine de bir başka sorun vardı: evde, kitaplıklarda bu kadar kitabı alacak yer yoktu

G: Eee, ne yaptın, geri göndermeseydin veya daha iyisi kamyoneti görünce vaz geçmeseydin

D: Bir bibliyomandan beklenebilecek bir şey mi bu hocam?

G: Kesinlikle değil. Ne yaptı bakalım becerikli bibliyoman?

D: “Becerikli” nerden çıktı hocam?

G: Bilmem mi, öyle değil misin? Kendi kitaplıklarını bile kendi yapan teknik eleman olduğunu bilmiyor olabilir miyim?

D: O “teknik” kelimesinin önüne bir “çakma” sıfatı eklersen belki

G: Eee, ne yaptın, hemen yeni bir kitaplık mı yaptın?

D: Kitaplık yapmak belki kolay da, duvarlarda kitaplık koyacak yer yok

G: Eee?

D: Başladım kitapları sıkıştırarak, dik konmuş kitapları yatık hale getirerek yer kazanma çabalarına

G: Faydası oldu mu bari?

D: Raflar arasındaki mesafenin müsaadesi kadar

G: Eee?

D: İşte o bahsettiğin kendi imalatımız olan kitaplıklar var ya

G: Şu su borusundan iki ayak üzerine bir duvarı yerden tavana kadar kaplayacak kadar raf bindirerek yaptığın kitaplıklar mı?

D: Evet aynen onlardan biri

G: Eyvah!

D: Ne oldu ki?

G: Sakın “üstüme devrildi” deme

D: Öyle oldu da nasıl bildin ki?

G: Bana gösterdiğinde kendin söylemiştin : “bunların ara ara sıkıştırılması gerek” diye

D: Duman tuta beni! Salkım talkın meselesi, işte o sıkıştırma işini ihmal etmişim

G: Eee, nasıl çıktın koca kitaplığın altından?

D: Kolay olmadı. Bir kere Allah’tan yıkılma anında çekyatın üstündeydim ve oraya düştüm yâni sert bir düşüş olmadı. Elimde keser sapı gibi bir şey vardı, kitapları sıkıştırıp yer açmak için. Onunla duvara, yere falan vurdum, ev sahibi duyar da gelir diye

G: Çocukların anasından hâlâ “ev sahibi” diye bahsediyorsun demek?

D: “Hâlâ” ne hocam yaa, kötü bir şey mi ki vazgeçmiş olayım?

G: Değil tabii de… Neyse, duydu geldi mi bari?

D: Duymuş da gelmedi maalesef

G: Niye ki, aranız mı bozuktu?

D: Yok, ses komşulardan geliyor diye düşünmüş

G: Eee?

D: Güç bela bir elimi kurtardım ağırlıktan, sonra tutabildiğim kitapları öteye beriye fırlatıp atarak yükü hafiflettim. En sonra da hafiflemiş rafları iterek aralarında yer açtım ve çıktım elhamdülillah

G: Baya zor saatler geçirmişsin, geçmiş olsun

D: Saat olmadıysa da biraz zaman aldı tabii; ama tam anlamıyla bir kâbustu. Galiba bu “klostrofobi” denilen şey az veya çok herkeste bir miktar var.

G: Tahmin edebiliyorum. Sonra?

D: Sonrası şu hocam: yükün altından çıkınca oturup “ben bu kitapları niye elimde tutuyorum; yâni bunların ne işe yaramasını bekliyorum?” diye kara kara düşünmeye başladım.

G: Eee, cevap?

D: Cevap falan yok hocam, kocaman bir hiç! “Bir gün okurum” desem öyle bir ihtimal yok. “Çocuklara, torunlara veririm lazım olduğunda” desem öyle bir ihtimal hiç yok. Dost ahbap falan desen hâkeza

G: Buna göre sonuç?

D: Varılabilecek bir tek sonuç vardı: bütün bu kitaplardan bir an önce kurtulmak!

G: Gerçekten mi?

D: Kesinlikle

G: Sen?

D: Evet ben

G: Eee, ne zaman başlıyorsun?

D: Yarıyı falan geçtim hocam

G: Gerçekten mi?

D: Kesinlikle

G: Bu sonuca varmak benim için de mukadder gibi göründüğüne göre bu “kurtulma” nın usulünü de söyle de ben de faydalanayım bari

D: Haklısın, zor olan bu kararı vermek değil, uygulamaktı. İşte, işin başından beri “düşüş” dediğimiz hadise bu safhada ortaya çıktı.

G: Usulde mi hata çıktı?

D: Yok. Mesele usulde falan değil. Çünkü usul olabildiğince basit: alan varsa verilecek, verilemiyenler çöpe!

G: Sen? Kitapları çöpe?

D: Aynen öyle. Hangi kitapları çöpe attığımı söylesem oturur ağlarsın

G: Hele say

D: Bütün polisiyeler, diplomama göre mesleğim olan ama bir türlü girme fırsatı bulamadığım sahaya ait kitaplar…

G: Bildiğim kadarıyla bunların ikisinin de sayısı hayli fazlaydı?

D: Ne derler bilirsin: kavgada yumruk sayılmaz

G: Başka?

D: “Klasik” sınıfına girmiyen bütün romanlar; çocuk kitapları dâhil

G: Dur, içim daraldı!  Verebildiklerin?

D: Sen dur; çöpe giden bir grup daha var: ders kitapları

G: Çocukların, torunların ders kitapları mı?

D: Çoğu benim

G: Onlar eski de değil artık, resmen antika sayılır. Eh, bunların kaybı çok da önemli sayılmaz. Verebildiklerin?

D: Bir iki edebiyat öğretmeni ve öğretmen adayına, bazı edebiyat tarihi, edebiyat nazariyatı ve klasik bazı hikâye ve romanlar

G: Bu iyi

D: Bütün MEB klasikleri ve Varlık yayınları Halk Kütüphanesine

G: Bu da iyi

D: İslami eserler İH Lisesine

G: Bu da güzel. Geriye ne kaldı?

D: İlâhiyatçı bir arkadaşım yukarda bahsettiğim İHL müdürünün de arkadaşıydı, biliyordum; ondan yardım istedim. Hem okul müdürünü getirmesi için hem de ister kendine ister uygun göreceği yerlere kitap seçip götürmesi için. Sağ olsun geldi, kendine bir-iki tefsir takımını aldı ve kendime ayırdıklarım dışında kalan İslâmî eserlerin İH Lisesine gönderilmesine vesile oldu. İHL müdürü bir iki gün sonra pek de ummadığım bir şekilde gerçekten iki öğretmen arkadaşıyla geldi ve kitapları üç arabanın bagajlarına, koltuklarına falan yerleştirerek götürdüler. Haklarını inkâr edemem. Görünüşte ben onlara ikramda bulundum ama gerçekte onlar bana karşılığını ödeyemeyeceğim bir kardeşlik yaptılar.

G: Keşke hepsini alsalardı de çöpe bir şey gitmeseydi.

D: “Keşke” de ortağız da İHL talebesi polisiye romanları, çizgi romanları, Fransızca kitapları ne yapsın? Zaten ben sınırlama koymadım, hocalar seçti. Yâni isteseler alırlardı. Gerçekten seçici davrandılar; Kara Davut’u bile almadılar

G: Arkadan vuran kardeşlerin gazetelerinin verdiği veya basıp yaydığı sakıncalı kitaplar ne oldu?

D: Onların bir kısmını daha önce yakmıştım. Ama sadeleştirilmiş Elmalılı tefsirine ve Mısırlı bir âlimin fıkıh ansiklopedisi takımına kıyamamıştım. Haliyle İHL de bunları istemedi, zaten okula malûm yayınevleri hakkında ikaz yazısı gelmiş

G: Eee, onlar da mı çöpe gitti?

D: Yok, İHL müdürü sağ olsun, bir kardeşlik daha yaptı: ”okula yaramazsa bana yarar, eve götürürüm” dedi ve götürdü

G: İlahiyatçı arkadaşın ne yaptı?

D: Kardeşliğin büyüğünü ondan gördüm. Bir-iki gün sonra arayıp sözlükleri ne yaptığımı sordu. Kendime ayırdığımı söyleyince “bana bir-ikisi lazım, tekrar gelip bakabilir miyim?” dedi; “hayır” diyemezdim. Geldi ve kendime ayırdığım bütün kitapları toplayıp götürdü. Sen görmüştün, bir masa üstü kitap rafı yapmıştım; üstünde de en çok kullandığım lügatlar vardı; hepsine rafla beraber el koydu ve götürdü. Nereye?  Komşu ilçede yeni açılan İH Lisesine. Nasıl “olmaz” diyebilirdim ki?

G: Yâni geriye hiç bir şey kalmadı mı?

D: Sözü alınmış ama gerçekleşmemiş bir iki takım var. Elektrik – elektronik kitapları için meslek yüksekokulundan ve mühendislik fakültesinden iki öğretmen arkadaş gelecek. Bilgisayar ve programlama sahasındaki kitaplara da bakacaklar. Bir de Endüstri Meslek Lisesinden bir öğretmen arkadaş bekliyorum.

G: Gelmezlerse veya almazlarsa ne olacak?

D: Doğruca çöpe

G: Vah vah!

D: Vah ki vah. Ama teselli bulduğum küçük bir nokta var: kitapları diğer çöplerle karıştırmadan kenara bir yere koyuyoruz; kutuyla, çantayla, çuvalla vs. Bir saat bile sürmüyor, hepsi yok oluyor. Demek ki birileri alıp götürüyor. Belli ki bu alış okumak için değil, hurdacıya, yâni geri dönüşüme gidiyor. Ama olsun, çöpe karışmasından iyidir diye kendimizi avutuyoruz. Bir de üç beş kuruş da olsa garibanlar sebepleniyor işte.

G: Eh, artık düşen kale konusuna gelebiliriz inşallah

D: Tamam, geldik zaten. İster kişi, ister kurum; kime kitap vermek istediysem hemen hemen hep aynı tepkiyle karşılaştım hocam

G: Tepki?

D: Evet, tepki. Beni ziyadesiyle etkileyen, yâni sarsan bir tepki. Meali de hemen hemen hep aynı:

  • Böyle kitaplar artık okunmuyor
  • Çocuklar / okuyucular / öğrenciler lazım olan her şeyi internetten buluyorlar; artık ne lügat arayıp soruyorlar ne de ansiklopedi
  • Eskimiş, sayfaları sararmış, yıpranmış kitapları istemiyoruz
  • Bu kitaplar bizim öğrencilerimiz için ileri seviyede, işlerine yaramaz
  • Bu kitaplar bizim öğrencilerimiz için basit kalır, ilgilenmezler
  • Teknoloji çok hızlı ilerliyor; dünkü konuların bugün geçerliği kalmıyor
  • Bu kitapları alamayız, bandrolleri yok

G: Bandrol ne işlerine yarayacakmış ki

D: Hocam bunu söyleyen Halk Kütüphanesi

G: Onlara giden MEB ve Varlık klasikleri değil miydi? O kitapların zamanında bandrol mu vardı?

D: Gel de anlat!

G: Eee, sonra?

D: Dediğim gibi, bu tepkiler önce beni çok hırpaladı. “İşler kimlerin eline kalmış; bir kütüphaneci ayağına gelen kitabı nasıl reddeder, kitap sevmeyen, kitabın anlamını ve değerini bilmeyen biri nasıl kütüphaneci olur; bir öğretmen talebelerine faydası olacak bilgi kaynaklarından nasıl uzak durur…” vs.

G: Bu tepkilere bir karşılık vermedin mi, bu soruları onlara sormadın mı?

D: Versem ne yazar, sorsam ne yazar hocam? Dinleyip anlayıp uymalarını bekleyemeyiz herhalde

G: Orası öyle de, neticede senin önündeki engeller bunlar

D: Evet aşılmaz engeller

G: Eee, sonra?

D: Ben çok daralınca ev sahibi bir hadiseyi hatırlattı. İkimizin de ne kadar ince de olsa bir öğretmenlik damarı var ya; zaman zaman komşu çocuklarına ödevleri için yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bunlardan birine bir-iki çocuk romanı, muhtemelen resimli roman falan vermişti. Bir süre sonra o çocuklardan biri bir ödev için yardım isteyince “şu sana verdiğim kitaplardan şu isimde olanda bu konu var” demiş de ne cevap almış, tahmin et

G: “Şimdi o kitaplarla uğraşamam” falan demiştir

D: Yok hocam, “annem o kitapları yaktı” demiş

G: Gerçekten mi?

D: O da senin gibi inanamadı. Gidip çocuğun annesine sordu ve yakma işinin doğruluğundan emin oldu

G: Yazık, çok yazık! …

D: Kime yazık, neye yazık hocam?

G: Eğitime, öğretime, kültüre, bilgiye, ilime, irfana, maarife, bilime, öğrenmeye…

D: Yok hocam yok; asıl bize yazık!

G: Niye, ne kabahatimiz var ki?

D: Kabahatimiz çok büyük hocam, gayri kabili tevil bir kabahat hem de

G: Neymiş peki?

D: Çağın gerisinde kalmak

G: Çağ yanlış yöne gidiyorsa biz de peşinden mi gitmeliyiz yâni?

D: Peşinden gitmesek, gidemesek bile yerimizi doğru bilmeli, doğru tanımalı değil miydik?

G: Az çok biliyor, tanıyorduk aslında

D: Yok hocam yok; öyle olsa kendimizi surları kitaptan olan kalelere hapsetmezdik

G: Ne yâni, Fahrenhayt 451’i mi uygulamalıyız?

D: Gerek yok ki hocam; işte cehalet galip geldi; kendi kitaplarımızı kendi elimizle yok ettiriyor bize…

G: O kadar da dramatize etmesek mi acaba?

D: Zaten hâlimiz dram değil hocam, aynen trajedi!

G: Yâni sen kitaplarından vaz geçmek zorunda kaldığın için mi kendini suçluyorsun şimdi?

D: Yok hocam yok; mesele kitabın fiziksel varlığı veya yokluğu değil

G: Ya ne peki?

D: Kitabın toplum gözünde değerinin kalmamış, en azından çok düşük seviyelere inmiş olması

G: Yâni toplumun derdini üstlendin öyle mi?

D: Yok hocam yok, dert benim öz derdim

G: Yâni?

D: Yâni hocam, gidişatı fark etmeyip kendi ellerimde kurduğum kale zindanında gaflete dalmış olmam

G: Bunu fark edip surları yıkman hayır değil mi peki?

D: Evet hayır da, geç kalmış bir hayır

G: Zararın neresinden dönülse…

D: Evet kârdır. Hocam, çöpe giden kitapları dinlerken hâlinde bir esef sezer gibi oldum; yanıldım mı acaba?

G: Nasıl bir esef, ne için bir esef Dertli?

D: “Keşke çöpe atacağına bana verseydi” kabilinden bir esef

G: O an için olabilir ama artık geçmiş olmalı

D: Demek ki hangi kaleden bahsettiğim açıklık kazandı inşallah

G: Evet Dertli, yeterince kazandı. Artık bana müsaade

D: Nereye hocam, çarşı turuna mı?

G: Yok Dertli yok; surlarımın taşlarına, tuğlalarına alıcı aramaya

D: Kolay gelsin ve uğurlar olsun; izninle gene bir dörtlükle bitirmek istiyorum hocam

G: Elbette, buyur

D:        Okuma bilen herkes yazar olmuş düpedüz

Hepsi de birer bilge hem de hepsi de yüzsüz

Okumak ve öğrenmek ihtiyaç değil artık

Bütün kitaplar yetim bütün kitaplar öksüz

 

 

Bahri Akçoral