M. Cahid Hocaoğlu / Seyyah ve Meddah III

Bursa

Gerekli izni ve duayı alınca Çelebi artık seyahate hazırdır. Ancak hemen yola çıkmak yerine önce yaşadığı şehri anlatmaya, buna da kuruluşundan itibaren tarihiyle başlar. Evliya Çelebiye göre İstanbul’un ilk kurucusu Hz. Süleyman’dır. Daha sonra dokuz kere yıkılıp dokuz kere tekrar kurulmuştur. Dokuzuncu kurucusu Konstantin imar faaliyetleriyle kayda değer eserler bırakmıştır.

Bu arada Karadeniz’i Hazar denizinden Venedik’e kadar uzatan Çelebimiz, Karadeniz’in Akdeniz’den daha yüksek olduğunu, İstanbul boğazının ise doğal olarak var olmayıp daha sonraları insan gücüyle, kazma kürekle açıldığını ileri sürmektedir. Bu işi Makedonyalı İskender yaptırmıştır. Hz. Hızır’ın tavsiyesiyle bu boğazı açtırmış ve Karadeniz’in şiddetle Akdeniz’e akan sularıyla İzmir civarındaki düşmanını yenerek muzaffer olmuştur. Hattâ Septe (Cebel-i Tarık) boğazını da bu zat açtırarak Akdeniz’i Okyanusa bağlamıştır.

İstanbul’un kaleleri ve surları için kendi gözlem ve ölçümlerine dayalı sayısal bilgiler veren Evliya Çelebi şehrin tılsımlarını ve madenlerini de uzun uzun anlatır.

Daha sonra şehrin fethe kadar Müslümanlarca on kere kuşatılması hakkında da bilgiler verir. İstanbul tarihinin en uzun bölümü ise fethin hikâyesi ve arkasından gelen İstanbul’daki selatin camilerin, bunların özelliklerinin ve özellikle hayratlarının anlatıldığı yerlerdir.

Kanuni Sultan Süleyman, onun sadrazamları ve Osmanlı eyaletlerinin ayrı ayrı anlatıldığı bölümlerden sonra Sultan II. nci Selim ve III. üncü Murat devirleri anlatılır. Buradan itibaren Çelebinin yaşadığı çağ başladığından verilen bilgiler daha teferruatlıdır. Fatih Sultan Mehmed oğlu Sultan II. nci Bayezid için daha da teferruatlı bilgiler verilmektedir.

Bir ara kendi çocukluk devrini anlatmayı araya alan Çelebi hemen arkasından Şeyhülislamları ve diğer şeyhleri nakletmeye geçer. Semtler, mesire yerleri, ziyaret yerleri ve gene bir kısım ilim ehlinin ve tellaklar, hırsızlar, yankesiciler, dilenciler ve aşağılık işlerle iştigal edenlere kadar çeşitli esnafın, sanatkârın sayılarıyla beraber tanıtılmasıyla İstanbul’un anlatımı 1.nci cildin sonuna kadar devam eder.

Seyahatnamenin II. Cildi, bu günkü TV dizileri gibi önceki cildi, özellikle her şeyin başladığı Ahi Çelebi Camiinde yaşadığı olağanüstü sabah namazını özetleyerek başlıyor.  Ertesi günün sabahında eski dostlarından Gedikpaşa semtinde bulunan Okçuzâde Ahmet Çelebiyi evinde ziyarete gittiğinde onun bir seyahate çıkmak üzere olduğunu görür: Bursa şehrini gezmek ve ziyaretlerde bulunmak üzere hazırlanmıştır. Evliya Çelebi bu dostundan reddedemeyeceği bir teklif alır:

“Ey birâderim Evliyâ! Gel seninle “Evvelâ refîk, sümme’t tarîk”  (önce yoldaş, sonra yol) fehvâsınca (deyimi gereği) refîk (yoldaş) olup beş-on gün için taht-ı kadîm (eski taht, payitaht; başşehir)  olan Bursa şehrini seyr-ü temâşâ (seyr) edelim. Ola ki mahzun gönüllerimiz şad, gam-gîn (tasalı) hatırımız âbâd (şen) ola. Orada nice ibretnüma (ibret gösteren, veren) âsarı (eserleri) temaşa (seyir), selef-i salatin-i âl-i Osman (önceki Osman oğulları sultanlarının) merakidini (kabirlerini) ziyaret edelim. Hususan (özellikle) Hazret-i Emir Sultan’ın âsitanesine (dergâhına) yüz sürüp kalbimizi münevver (aydınlık) kılalım.”

Bu teklif Evliya Çelebinin içine bir ateş düşürür:

O yâr-i vefadârın (vefalı dostun) teklifiyle tabiatıma (içime) diyar-ı Bursa arzuları geldi. Hemen bâ kemal-i saf (saf ve temiz bir şekilde (cevabı bekletmeden) ) “gidelim” dedim. Huzzar-ı meclis (orada hazır bulunanlar) “mübarek olup salim (selametle) ve ganim (faydalanmış olarak) avdet (dönüş) müyesser (kolay) ola” diye hayır dua ile bir fatiha-i şerife tilavet eylediler (okudular). Hakir (ben) de hemen ol mahalde (orada) – peder ve maderin (baba ve annemin) haberi olmadığı halde  – yirmi nefer (kişi) yârân-ı (dostlar) bâ safâ (gönle neşe veren)  ile Eminönü’ne gelip bir Mudanya kayığına (teknesine) süvar olduk (bindik)

Böylece ilk seyahat olan Bursa yolculuğu 1050 (1640) yılının Muharrem ayı başlarında başlamış olur.

Gemide bulunan bazı musiki ehli ile beraber ilahiler çalıp okuyarak Heybeli Ada önüne kadar gelirler ve Çelebinin yolculuk menzilleri hakkında bilgiler verme usulü burada da kendini gösterir:

Âşıkane sadıkane bir Hüseyin Baykara faslı (*) oldu ki erbab-ı zevkin ağzından salyalar aktı. Bu zevk ve sürurla Heybeli Ceziresinin (adasının) önüne vardık.

Vasf-ı Heybeli: İstanbul’a on sekiz mildir. Muhiti çevresi dairen medar (çepeçevre) dokuz mildir.  Mamur ve abadan (bakımlı) dır. Bir manastırı var, yılda bir kere Rumlar kayıklarla gelip ziyaret ederler (**). Cezire halkı hep zengin Rum reisleridir. Ab-ı hayat gibi ve dilrubâ (gönül çelen, çok güzel) bağları vardır. Hâkimleri bostancı başı ile bir yeniçeri yasakçısıdır.

(*)Hüseyin Baykara faslı: Son Timur padişahı olan Hüseyin Baykara (1430 – 1505), sarayını edebiyat yuvası, bilimler akademisi haline getirmişti. Kendisi de büyük bir şair olan bu zatın bu minvalde yârânıyla teşkil ettiği cemiyetler, ilim ve edebiyat meclisleri olarak tarihlere geçmiş ve bu tür faaliyetler için bu deyim kullanılır olmuştur.

(**) Seyahatnamenin bir baskısında şöyle bir ek bilgi verilmektedir: “Zira kefere zamanında Ayasofya’dan perhiz ve ibadetle uçan rahip Angiliya’ nın bu kilisede mezarı vardır”. 

Mudanya şehri ve Nilüfer nehrinden sonra Bursa’ya ulaşılır.

Evsaf-ı menzil-i dar-ül harir ve tahtgâh Bursa

İpek diyarı ve başşehir Bursa menzili

Seyahatnamenin bu başlık altındaki kısmına Evliya Çelebi tarih ilminin tarihiyle başlar. O’na göre Hz. Âdem’den sonra ilk tarih Hz. İdris zamanında yazılmıştır. O zamandan beri yazılan bütün tarihleri incelemiş olan tarihçilerle görüştüğünü, bu tarihlerden hiç birinin Bursa’nın kurucusunu yazmadığını söyledikten sonra sayfanın dipnotunda:

Bursa Kartaca’lı meşhur Anibal’in verdiği plan üzerine Beytini hükümdarlarından ikinci Prusyas tarafından tesis olunmuştur (kurulmuştur).

diyerek okuyucunun zihnine soru işaretleri yığmaya devam eder.

Bu girizgâh tarih yazımını Hz. Süleyman’a kadar getirir ve Süleymanname isimli tarih kitabından Bursa’nın kuruluşu hakkında aldığı bilgileri önümüze serer:

Süleyman aleyhisselam taht üzere ber-hava (havada) tayaran ederken (uçarken) Ruhban Dağının zirve-i âlâsında (yüksek zirvesinde) meks eder (duraklar). Dört çevresine bakarak veziri Asaf Berhayâ’ya:  “şu fasl-ı ferahfezada (gönle huzur veren yerde) bir şehr-i azim (büyük bir şehir) olsa idi ne güzel olurdu” buyurdu. Cin ve devlerden olan mukarrebleri (yakınları) eyittiler (dediler): “Yâ nebiullah tufandan evvel burada azim (büyük) bir şehir ile bir kal’a-i kadim (eski bir kale) var idi. O kal’ayı Cann kavmi yapmış derlerdi. Biz buraya askerle geldik fethedemeyerek geri döndük. Sonra tufanda kal’a gark olarak (su altında kalarak) namı nişanı güm (kayıp) olmuş. Hazret-i Süleyman emriyle periler o yerin taş ve toprağını tathir ederler (temizlerler). Kal’nın burç ve barûları (duvarları) nümayan olur (görülür). Emr-i Süleyman ile şiddetli lodos eserek der ve divar (kapı ve duvarları) zahir olur (ortaya çıkar).

Bu gün Bandırma’ya bağlı bir belde olan Edincik de Evliya Çelebi’ye göre gene Hz. Süleyman tarafından kurulmuştur. Ama ne maksatla?

Süleyman Aleyhisselam Bursa’nın cenub-u garbında (güney batısında) bir merhale (bir günlük) mesafede Edincik nam ( isminde) şehr-i azîmi (büyük şehri) bina edip Belkıs’a tahtgâh (başşehir) kılar. Hâlâ kasr-ı âlileri ( büyük köşkleri) zâhir (görünür), bâhir (belli) dir. Ayasofya amutları (sütunları) nın birçoğu bu şehirden gitmiştir. Süleyman Aleyhisselam her sene Belkıs ile gelip bu Keşiş Dağında zevk-ü safa edermiş. O halde Bursa Tufan’dan sonra Hazret-i Süleyman’ın imarı olmuştur.

M. Cahid Hocaoğlu