Mesnevi’den / Kaçma Ey Doğan! Cahillerin Eline Düşersin

Bir doğan Şahın elinden kaçtı bir şey bildiğinden değildi

Geldi gördü ki ihtiyar bir kadın un elemekteydi

 

Hamur yapıp ekmek pişirecekti evladına

O ihtiyar kadın baktı doğanın istidadına

 

Ayağını bağladı, kanadını kırdı, kesti tırnağını

Önüne yığdı saman zannetti doğanın gıdasını

 

Dedi ki “Vah zavallı! Ehil olmayanların elinde kalmışsın

İkram görmemişsin kanadını tırnağını uzatmışsın

 

Yazık! O na-ehillerin elinde hastalanmışsın

Gel annene, sana baksın, seni sağaltsın”

 

Kuş cinsleri içinde kendine has özellikleriyle dikkat çekici olanlarından biri de doğandır. Atmışa yakın alt türü olduğu, neredeyse dört yüz kilometreye yakın bir hızla uçabildiği, gökyüzünde saatlerce kalabildiği, avını keskin gözleriyle çok uzaktan tespit edip, güçlü ayaklarıyla yakalayıp havalandığı, tavşan, kurbağa, güvercin hatta daha büyük hayvanları avlayarak beslendiği anlatılır. Yırtıcı bir kuştur. Eski zamanlardan beri insanlar tarafından evcilleştirilip avcılıkta istihdam edildiği bilinmektedir. Avcı alıştırdığı doğan kuşunu kolunun üzerinde taşır, böyle ava çıkar, doğan avını gördüğü anda uçar, yakalar, sahibine geri döner, yakaladığı avı da sahibine getirir. Bu özellikleri Mesnevi’de bol miktarda metafora konu olma şerefine nail olmasına yetmiştir. Kuşlarla avlanmak padişahların işidir. Bu yüzden evcilleşen doğan kuşu padişahın kolunda gezmek gibi bir mertebeye ulaşmış olur. Bazen dane yüzünden tuzağa düşer, avcıyken avlanır, bazen hüdhüd kuşuyla, kargayla veya diğer kuşlarla münazaraya girişir.

Bu hikâyedeki doğan kuşu, padişahın kolundan kaçar gider. Bir şey bildiğinden değil, öylesine kaçmıştır. Bu kaçışın tek sebebinin sadece kaçıp gitmek arzusundan olması kuvvetle muhtemeledir. Doğan kuşu üzerinden anlatılan duygu durumu insanoğlunun en trajik taraflarından biridir. Gördüğü eza ve eziyetten kurtulmak için değil, daha müreffeh, daha mutlu bir yerin varlığından haberdar olup da oraya ulaşmak için hiç değil, bir bakayım ne var ne yok sonra geri dönerim şeklinde de değil, herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın kaçıp gitmek arzusunun pençesine düşer. Velev doğan kuşu gibi yırtıcı ve avcı bir mahlûk bile olsa, padişahın kolunda oturuyor olmanın yüksek mertebesine erişmiş bile olsa, böylesine garip, tuhaf, sebepsiz,  herhangi bir bilgiye dayanmayan duygunun esiri olur, avı olur. Edebiyatın birçok güzide eseri bu duygunun üzerinden yapılanmıştır. Kaçıp gitme duygusunun kişinin kendisini bu âleme ait olmadığı gerçeğinin bilincinin alt katmanlarında bir yerde saklı durmasından kaynaklanması da kuvvetle muhtemeldir. Kaçıp gitme arzusuna mağlup olanların kaçınılmaz sonucu gurbete düşmektir. Belki bir gurbetten başka bir gurbete düşmüştür. Ama kaçıp gittiği yerde başına geleceklerden habersiz olduğu için karşılaştığı her şeyin sebebi bu kaçıp gidişine bağlanacaktır.

Padişahın kolundan uçup uzaklaşan doğan yaşlı bir kadının yanına ulaşır. Kendi hâlinde, un eleyip ekmek yapmaya çalışan bir yaşlı kadındır. Doğan kuşunun uzun kanatlarının, güçlü pençelerinin ne işe yaradığından, hatta bunların doğanın üstün özelliklerinden olduğundan bihaberdir. İçindeki merhamet ve şefkat duygusunun güdülemesiyle duruma müdahale etme ihtiyacı duyar. Kendince bulduğu çareleri uygulamaya koyar. Kanatlarını ve tırnaklarını keser, yemesi için önüne saman koyar.

İnsanoğlu karşılaştığı her şeyi kendince değerlendirip bildiği kadarıyla çözüm üretmeye çalışır. O yüzden “elinde çekiçten başka araç olmayanlar her problemi çivi gibi görür” özdeyişi söylenmiştir. Bunun bir ucu kendimize benzemeyeni kendimize benzetme çabasına gider. Her varlığı istediğimiz şekle sokabileceğimiz, daha fazlası sokmakla yükümlü olduğumuz yanılgısı farklılıklara tahammülsüzlüğümüzden kaynaklanır. “Islah” etme saplantısı “ifsat” etmenin temel sebebidir. Kendi dışımızdakini kendimizden bir parça hâline getirmek yerine kendimizi bir büyük bütünün parçası olarak görebilmek hayata karşı daha doğru bir tutum olurdu. Yaşlı kadının gösterdiği refleksin iyi duygulara dayanıyor olması açtığı zararın sonucunu değiştirmez. “Gel annene sana baksın”, na-ehillerin elinde düştüğün bu kötü durumdan seni kurtarsın iyi niyeti, değiştirmeye çalıştığı, kendi isteğine göre yeniden inşa etmeye çalıştığı muhatabının bütün asli özelliklerini bozmuştur. Çünkü cahildir.

Cahilin sevgisi de vefası da böyledir

Onun gidişi yürüyüşü aralıksız eğridir

 

Cahillik; bilginin zıddı olarak kullanılır. Erbabına malum olduğu üzere üç harfli kök fiili (c h l) den birçok farklı anlamlar içeren kelime türetilmiştir. Cehalet / bilgisiz olma hâli,   cahil / bilgisiz olan, teçhil / bilgisizlikle itham etmek, tecahül / bilmezlikten gelme, cehli mürekkep / bilmediğini de bilmeme gibi. Bu türetilen kelimelerin en meşhuru (Ebu Cehil) şeklindedir. Hazreti Peygambere s.a.v. kin ve düşmanlığını karakter hâline getirmiş bu azılı adamın asıl adı Ömer’dir. Ona cahilliğin babası anlamına gelen bu lakabın verilmesinin sebebi, hakikatin bilgisine karşı aşılmaz bir karşı oluşla direnmesidir. O malını, mülkünü, zekâsını, bilgisini, itibarını ve saygınlığını bu uğurda harcamıştı. Hepsi bir tarafa hayatını bile bu dirence feda etmişti. Asıl cehaletin hakikate karşı direnmek olduğunu, onu görmezden gelmek, onu yok saymak, ona savaş açmak olduğunu bu tarihi gerçeklikten çıkarabiliriz. Mayonezin nasıl yapılacağını, civanın ergime derecesini lazım olmadığı müddetçe bilmeye gerek olmadığından bu tür bir bilgisizlik cehalet şeklinde tarif edilemez. Cehalet bunların bilgisine sırtını dönmek, kendi bilgisizliğini tek gerçek zannetmektir. Bu yüzden Hadis-i Şerif’in “cehalet öğrenme ihtiyacının bitmesidir” tarifi son derecede calibi dikkattir.

Hikâyede geçen yaşlı kadının cehaleti böyledir. Evinde oturmuş ekmek yapmak için un elemekteyken uçup yanına gelen Doğan kuşunun bildiği kuşların hiç birine benzememesi, onun bildiğiyle yetinmesi, bildiğinden başka gerçeklere sırtını dönmesiyle karşılık bulmuştur. Bütün cahiller gibi sevgi ve şefkati bu düzleme münhasır kalacağından sonuçları itibariyle bir felakete yol açacaktır. Bazı insanlar kendinden büyük bir gerçekle karşılaştığını zaman onu anlamak için çaba göstermek yerine o gerçeği kendisiyle sınırlı bir hâle getirir. Puta tapıcılık böyle bir zihin tembelliğinin sonucudur.

Kim olursa olsun beni sevsin de yeter deme sakın, seni seven bir cahilse sana gösterdiği sevgi de şefkat de vefa da iyilik de sana zarar verecektir. Nitekim yaşlı kadın Doğan’ın avını yakalamaktaki güçlü pençelerini sökerek, göklerde süzülüşünü sağlayan geniş kanatlarını keserek onu bildiği kuşlara benzetmeye çalıştı. Tıpkı bunun gibi etrafını saran dost arkadaş toplum seni kendine benzetmeye çalışacaktır. Ötelerden sesler duymanı sağlayan can kulağını gürültüyle patırtıyla sağırlaştıracaktır. Ötelere bakmanı sağlayacak gönül gözünü, lüzumsuz figürler, albenisi fazla resimlerle körleştirecektir. Ötelere uçmanı sağlayacak akıl kanatlarını, tuhaf hayal ürünü ama cazip söylemlerle aptallaştıracaktır. Kaçma. Gitme ununu elemekten başka işlevi olmayan yaşlı kadınların viran hanelerine. Padişahın koluna taht gibi kurulmuşsun, şahlar şahına bu kadar yakın olarak fıtratına en uygun ortamı bulmuşsun. Bulup da bunama. Kaçarsan bir cahilin eline düşersin. O cahilin sana gösterdiği anne şefkati, dost muhabbetini senin gönlünü dolduracak bir tatmin yolu olduğunu zannedersin. Oysa hakikat böyle değildir. Hakikate sırtını dönmek cahilliktir. Cahilin bırak iyiliğini yolda yürüyüşü bile eğridir.

Mehmet Sait Karaçorlu