Şiir Defteri / Ahmet Haşim’den Şiirler

Şiir Defteri

Ahmet Haşim’den Şiirler

 

ÖĞLEDEN SONRA

İçer gümüş kıyılardan remîde âhûlar,

Ve onların sesi eyler bütün sükûtu harâp;

Eder bu da’veti, durgun sulardan istiğrâp

Gürültüsüz ve uzak mâî diğer âhûlar…

 



AKŞAM

Susar meşâcir-i pür-şâm içinde bülbül-ü âp,

Sular semâ-yı hayâlâtı eyler istîâp;

Döner bu sâhil-i neyliye gölgeden kuşlar

Ağızlarında güneşten birer kızıl dür-ü nâp.

 


GECE

Nücûm-u-mâhı dökülmüş semânın eşçâra,

Melûl manzaralar şimdi bir gümüşlü sehâp;

Derin sulardaki ecrâmı avlayan kuşlar

Eder havâlî-i pür-nûr-u mâhitâba şitâp…

GECE YARISI

Ve ansızın suya etmekle mâh-ı dûr sükût

Miyâh-ı rûhumu andırdı safha-i tâlâp:

O rûh içinde muzî bir garîp neylûfer

Bütün elemlerin üstünde müncelî ter-ü-tâp..

SİYÂH KUŞLAR

Gurûb-u-hûn ile perverde-rûh olan kuşlar

Kızıl kamışlara, yâkût âba konmuşlar;

Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi

Sükût-u-gamla yemişler ve şimdi doymuşlar.

 

MEHTÂPTA LEYLEKLER

Kenâr-ı âba dizilmiş, sükûn ile bekler

Füsûn-u mâha dalan pür-hayâl leylekler…

Havâda bir gölü tanzîr eder semâ bu gece

Onun böcekleri gûyâ nücûmdur yekser…

Neden bu âb-ı semâvîde avlananlar yok

Bu haşr-ı nûr-u-hüveynâtı hangi kuşlar yer?

Eder bu hikmete gûyâ ki vakf-ı rûh-u- nazar

Füsûn-u mâha dalan pür-hayâl leylekler…

KARANLIKTA BEYÂZ KUŞLAR

Vahşî karaltılardaki sîmîn kuşların

Mer’î miyân-ı sîne-i yeldâda yerleri:

Gûyâ cihân-ı sâyede metrûk-u nûr olan

Fecr-âşina melikelerin muğber elleri

Koymuş kenâr-ı sâhile fağfur kâseler

Mâhın birikmiş orda ziyâ-yı mukattarı…

KUĞULAR

Suda yorgun, muzî tecellîler

Ediyor bir tekarrübü ifşa:

Kuğular, leyi içinde, sîne-küşâ

Geliyor, gözlerinde mestîler;

Sanki mahmûl-ü hande keştiler

Ki olunmuş nücûmdan inşâ..

KUĞULARIN AVDETİ

Ölü bir sath-ı âbın üstünde

Ki celî, lerze lerze, dârâtı,

Sihr-âbâd-ı mâha gitmek için

Arıyorlar reh-i semâvâtı..

YARASALAR

Dağılmış hazân-dîde tüller gibi

Uçuşmakta sessizce huffâşeler

Giderler, gelirler… san örmekteler

Nücûm-u kederle zalâm-ı şebi.

TULÜ-U KAMER

Dağıldı cevf-i havâlîye bir garîp âvâz:

Gürültüler, asabî sayhalarla, çuşâ-cûş;

Bütün tuyûr-u hafâ gölden ettiler pervâz…

Neden bu korku, neden ansızın bu cûş-u-hurûş?

Ufukta, çenber-i lerzân âba yaslanmış,

Ufukta çünki tecellî-i mâh eder suyu nûş

YOLLAR

Bir lamba hüzniyle

Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi;

Söndü göllerde aks-i girye-veşi

Gecenin âvdet-i sükûniyle..

Yollar

Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî,

Yollar

Hep birer hatt-ı pür- sükût oldu

Akşamın sîne-i gubânnda.

Onlar

Hangi bir belde-i hayâle gider,

Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?

Meftûr

Ve muhteriz yine bir nefha-i hayâl esiyor;

Bu nefha dalları bîtâb-ü-bî-mecâl uyutur.

Sonra eyler giyâhı nâlende,

Sonra âgûş-u ufk içinde ölür…

Ey kalb!

Seni öldürmesin bir sâye-i şep,

İşte bir dest-i sâhir-ü-mahfî

Sana nûr-u nücûmu indirdi.

Kuruldu işte, mesâfât içinde, lâl-i mesâ

Bütün meâbid-i hiss-ü-meâbid-i hulyâ

Bütün meâbid-i meçhûle-i ümmîd-i beşer…

Gurûp içinde bu eşkâl-i bî-hudûd-u zehep

Zücâc-ı san’at-ü-fikretle yükselirler hep;

Büyük denizlere benzer eteklerinde sükût,

Sükût-u nâmütenâhî, sükût-u nâmahdût,

Sükût-u afv-ü-emel…

Bir el

Derîçelerde bir altın ziyâ yakıp indi,

Aktı âb-ı sükûta yıldızlar

Bütün sular zehebî lerzelerle işlendi.

Tâ öteden,

Şimdi zer gözleriyle tâ öteden,

Gam-ı ervâhı vecde dâ’vet eder

Bütün meâbid-i meçhûle-i ümmîd-i beşer.

Bütün meâbîd-i vecdin soluk ilâheleri

Birer birer iniyor, gözlerinde rü’yâlar;

Dudaklarında ziyâdâr ve muhteriz titrer

Akşamın bûse-i huzû-eseri.

Soluk ve gölgeli sîmâlannda reng-i mesâ

Nakş eder bir teheyyüc-ü rü’yâ:

Biri yorgun semâ-yı lâle bakar,

Biri bir gölge meşy-ü-gâşyile

Miyâh-ı râkideye samt-ü-hâp içinde akar;

Biri bir erganon-u eb’âdı

Dinliyor, gölgelerde ser-bezemîn,

Biri altın göziyle, gûyâ ki,

Sana ey kalb-i müphem-ü-bâkî

“Gel!” diyor.

Lâkin

iniyor

İşte leylin zalâm-ı bîdâdı…

Yollar,

Ah ey kimsesiz giden yollar,

Yolların ey sükût-u hüzn-eseri,

Bugünün inmeden şeb-i kederi,

Meâbid-i emel-ü-histe sönmeden bu ziyâ,

Ölmeden onların ilâheleri,

Âh gitmez mi, kimsesiz, sessiz

Yollar,

Âh gitmez mi hatt-ı sâkitiniz,

Şimdi zer gözleriyle, tâ öteden,

Tâ öteden

Gam-ı ervâhı vecde da’vet eden

Uzak meâbid-i pür-nûr-u vecd-ü-rü’yâya

Ki câ-becâ kapıyor bâb-ı vâ’dini sâye.

O BELDE

Denizlerden

Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.

Bilsen

Melâl-i hasret-ü-gurbetle ufk-u şâma bakan

Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,

Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ

Olan bu mâî deniz,

Melâli anlamıyan nesle âşinâ değiliz.

Sana yalnız bir ince tâze kadın,

Bana yalnızca eski bir budala

Diyen bugünkü beşer,

Bu sefil iştihâ, bu kirli nazar,

Bulamaz sende bende bir ma’nâ,

Ne bu akşamda bir gam-ı nermîn,

Ne de durgun denizdç bir muğber

Lerze-i istitâr -ü- isti’nâ.

Sen ve ben

Ve deniz

Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz,

Topluyor bûy-u rûhunu gûyâ

Uzak

Ve mâî gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak

Bu nefy-ü-hicre müebbet bu yerde mahkûmuz…

O belde?

Durur menâtık-ı dûşîze-i tahayyülde;

Mâî bir akşam

Eder üstünde dâimâ ârâm;

Eteklerinde deniz

Döker ervaha bir sükûn-u menâm.

Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,

Hepsinin gözlerinde hüznün var,

Hepsi hemşiredir veyâhût yâr;

Dilde tenvîm-i iztrâbı bilir

Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhût,

O gözlerindeki neylî sükût-u istifhâm.

Onların rûhu şâm-ı muğberden

Mütekâsif menekşelerdir ki

Mütemâdi sükûn-u-samtı arar;

Şu’le-i bî-ziyâ-yı hüzn-ü kamer

Mülteci sanki sâde ellerine.

O kadar nâtüvân ki, âh, onlar,

Onların hüzn-ü lâl-ü-müştereki,

Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz

Hepsi benzer o yerde birbirine…

O belde

Hangi bir kıt’a-i muhayyelde?

Hangi bir nehr-i dûr ile mahdût?

Bir yalan yer midir, veya mevcût,

Fakat bulunmıyacak bir melâz-ı hulyâ mı?

Bilmem… yalnız

Bildiğim sen ve ben ve mâî deniz

Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz

Bende evtâr-ı hüzn-ü-ilhâmı,

Uzak

Ve mâî gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak,

Bu nefy-ü-hicre müebbet bu yerde mahkûmuz.

YAZ

Deniz,

Sürüklenir zehebî kumlar üstünde,

Bütün menâzır-ı hüzn-ü gurup ile yalnız;

Yükselen reng-i şâmın altında

Öksürür nâtüvan-ü-nâlende

Hasta bir genç kız…

Bu bahârın kolunda bir erkek

Hüzn-ü sâriye mezc-i rûh ederek

inliyor sessiz.

Sonra… durgun sularda bir yıkanan

Gölge, göklerde nûrunu kırpan

Büyük, derin, nazar-âvâre, mâî bir yıldız…

SON BAHÂR

Dökerken ufka donuk, kanlı bir ziyâ Eylül,

Ederek zülf-ü târümârâ hulûl

Gizli bir sesle ağlıyan ey bât!

Şimdi göklerde, katre katre, yanan

Necm-i mahmûru bir dakika nihân

Ederek, sonra eyliyen ikât,

Âh, ey bâd-ı hasta, bâd-ı keder….

O kadar nâtüvan ki gizli sesin,

Kendi derdinle kendin ağlarsın,

Sana derdin senin kifâyet eder…

KIŞ

Yine kış,

Yine şems-i mesâda, âh, o bakış,

Yine yollarda serseri dolaşan

Âşiyânsız tuyûr-u pür-nâliş…

Tehî kalan ovalar

Sükût eder sanılır mevsimin gumûmiyle;

Harâp olan sarı yollarda kalmamış ne gelen,

Ne giden,

Şimdi yalnız kavâfil-i evrâk

Mütemâdi sürüklenir bir uzak

Ufk-u pür-ıstırâb-ü-nevmîde.

Yine kış, yine kış,

Bütün emelleri bir ağlıyan duman sarmış…

DENİZ

İsyân-ı mevc-i zâhire ettinse vakf-ı gûş

Çarparken ufk-u zulmete bir bahr-i pür-hurûş

Bildin: o sayhalarla, o seslerle rûh-u âp

Bî-kaydî-i leyâle eder nakl-i ıstırâp.

Gûyâ sorar sevâhiline bahr-i nâle-gîr:

“Olmak neden neşîb-i mezellette bir esîr;

Bî-had iken semâ gibi, fîrûze-fâm iken,

Bir cilvegâh-ı encüm-ü lerzân – şâm iken!”

SON SÂAT

Akşam, ufukta beldeler eylerken iştiâl

Örter cebîn-i neş’eyi bir hüzn-ü- bî-sebep;

Sesler durur, hayâl uyuşur dilde, beste-lep,

Yüksekte nefha nefha eser bâd-ı infial.

Bülbül ş£(câr-ı sâye, sular şimdi pür-zılâl,

Sîmâ-yı âbı ra’şeler âheste meşy-i şep;

Eşçâr dinlenir gibi; bir mûsikî-i kalp

Yorgun gezer havâları hicrân-ü-hüzne dâl.

Bî-rengî-i semâya döner çehre-i hayât,

Pûşîdelerle rûha girer haşr-i hâtırât,

Ağlar şebâb-ı münkesir âtî-i hâile…

Bir şehka-i hafî eder eşyâda istisâ

İndikçe şimdi, hüzn-ü garîb-i sevâhile

Âlâyiş-i nücûm ile bir leyle-i vedâ.

YARI YOL

Nasıl istersen öyle dinle, bakın:

Dalların zirvesindeyiz ancak,

Yarı yoldan ziyâde yerden uzak;

Yarı yoldan ziyâde mâha yakın.

ORMAN

Su değil, mevsimin havâsı akan,

Duyduğun yaprağın, dalın sesidir;

Suda yıldızların parıltısıdır,

Bu karanlıkta ba’zı ba’zı çakan…

MERDİVEN

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zamân bakacaksın semâya ağlıyarak…

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,

Durur alev gibi dallarda kanb bülbüller,

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafidir ki rûha dolmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân,

Güller gibi… Sonsuz iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân,

Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar,

Tekrarını ömrün eder i’lân,

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam,

Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam;

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!

HAVUZ

Akşam yine toplandı derinde….

Cânân gülüyor eski yerinde;

Cânân ki gündüzleri gelmez,

Akşam görünür havz üzerinde,

Mehtap kemer tâze belinde,

Üstünde semâ gizli bir örtü,

Yıldızlar onun güldür elinde…

PARILTI

Âteş gibi bir nehr akıyordu,

Rûhumla o rûhun arasından,

Bahsetti derinden ona hâlim,

Aşkın bu unulmaz yarasında.

Vurdukça bu nehrin ona aksi,

Kaçtım o bakıştan, o dudaktan;

Baktım ona sessizce uzaktan,

Vurdukça bu aşkın ona aksi.

ŞAFAKTA

Dönsek mi bu aşkın şafağından,

Gitsek mi ekâlîm-i leyâle?

Bizden daha evvel erişenler,

Ağlar bugün evvelki hayâle…

Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek,

Düştüyse gönüller bu melâle?

Bir eldir ufuklardan uzanmış,

Zulmet bizi çekmekte visâle…

KARANFİL

Yârın dudağından getirilmiş

Bir katre âlevdir bu karanfil,

Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer,

Kızgın kokusundan kelebekler,

Gönlüm ona pervâne kesildi.

BÜLBÜL

Bir gamlı hazânın seherinde,

Isrâra ne hâcet yine bülbül?

Bil kalbimizin bahçelerinde,

Cân verdi senin söylediğin gül!

Savrulmada gül şimdi havâda,

Gün doğmada bir başka ziyâda

AĞAÇ

Gün bitti.* Ağaçta neş’e söndü.

Yaprak âteş oldu, kuş ta yâkût;

Yaprakla kuşun parıltısından

Havzın suyu erguvâne döndü.

SÜVÂRÎ

Şu bakır zirvelerin ardından

Bir süvârî geliyor kan rengi.

Başlıyor şimdi melûl akşamda

Son ışıklarla bulutlar cengi…