Nesir Defteri / Ahmet Haşim’den Alıntılar

Nesir Defteri / Ahmet Haşim’den

 

Şerefsiz Miras

* Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silâhtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına intikal eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edep sahalarında nekre ve maskara, gâh âlim, gâh münekkit, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî adaba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet olur.

Şiirin aleti kelimeler herkesin harcı

* Şiirde manadan ne kastedildiğini bilmiyoruz. “Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve “vuzuh” bunların adi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telâkki oluşunu, resim, musiki ve heykeltıraşlık gibi sanatların kendilerine has ve münhasır fırça, boya, nota ve kalem gibi istimali güç bir hünere mütevakkıf vasıtalara malik bulunmalarına mukabil, şiirin bu gibi hususi vesaitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiareye mecbur olmasındandır

 

Şiire karşı küstahlığın asıl sebebi

* Parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı mütehâşşi ve hürmetkâr olan nâ-ehiller kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi göründükleri şiiri alelâde “lisan” mahiyetinde telâkki eder. Sırf bu zaviye-i rüyetten bakarak başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahâne bir laubalilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.

Musiki ile söz arasında bir lisan

* Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâzı-ı kanundur. Şairin lisanı “nesir” gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt bir lisandır.

Şiir şarkıdır

* Şiir bir hikâye değil, şiir bir şarkıdır

Şiir nesre çevrilemeyendir

* Şiir nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.

Eti İçin kuşu öldürmek

* “Mana” araştırmak için şiiri deşmek terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek.

Şiir kavanoz içindeki baldır, arılar dolaşır etrafında

* Şiirde mevzu şair için terennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Tıpkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi, mana şairin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi haricen etrafında uçuşturur

Şiirin yabancıları

* Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı iddia edebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler ancak yabancılardır.

Sanatın asalakları

* Herhangi cinsten bir eser-i sanat karşısında (Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor. Benzemiyor) tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir mütalaa beyan eden şahıs sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer edeceği, âlem-i ruha musallat iğrenç bir tufeylîdir.

Sanatın Memurları

* Sanat mefhumunu taklit eden birde bir sanat memuru vardır ki, edebiyatta en müzevveci “edebiyat hocasıdır” Vehle-i ûlâda unvan ve sıfatı emniyet-bahş olan bu adamın hakikatte “edebiyat dersi” kadar vâhi olduğunun düşünülmesi şayan-ı hayrettir. Edebiyat hocası hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi güzellik his ve idrakini bir tali mektep pür-garâmına tebaen şakirtlerine öğreten şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhude bir mürebbidir

Sanatta vuzuh okuyucunun algısıyla ilgili bir meseledir

* Şair, umumi lisandan müfriz kelimeleri yeni manalarla zenginleşmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân-reviş ve şahsi bir lehçe vücuda getirdiği andan itibaren eserinin vuzuhu karie göre tahavvül etmeye başlar. Zira vuzuh, esere ait olduğu kadar karinin de zekâ ve ruhuna taalluk eden bir meseledir

Hiçbir gerçek hayalden daha güzel değildir

* Hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir.

Anlamın içine sıkışan şiir

* Mahdut ve münferit bir mananın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu, beşeri teessürâtinin mahşerini çeviren o müphem ve seyyal şiirin yanında nedir?

Bir ülkeyi gezmek nedir?

* Bir çeşit ölümden sonra tekrar dirilmeyi gerçekleştirmiş olan İkdamın sanat ve edebiyat sütunlarına bakmak görevini üzerime almaktan utanıyorum. Bu utanış, edebiyatı yüz kızartıcı bir uğraş olarak düşündüğümden ileri gelmiyor. Çünkü bilirim ki İngiliz milleti, Hint ülkesinden ziyade Shakespeare’iyle gururlanır. Bilirim ki İran, zalim bir güneşin yaktığı kısır topraklar üzerinde mevcut olmaktan ziyade, Hâfız-ı Şîrâzî’nin şiirinde, Behzad’ın resimlerinde ve seccadelerin renkli bahçelerinde yaşıyor. Bilirim ki İspanya ne Alphonse’un ne de Primo De Rivera’nındır. Fakat kızıl karanfilli Carmen’in vatanı, ancak Greco ve Cervantes’indir. Hayır, edebiyattan değil, karşısında şimdiden aczimi duyduğum okuyucudan utanıyorum.

Felsefe taşı nerede?

* Gazetecilik, ticaret şekline dönüştükten soma, kendisine “müşteri” ismi verilmesi daha doğru olan okuyucunun hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler giderek sütunlarından “fikrin bütün şekillerini süpürüp attı. Tembelleşen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa, gazeteler de bir taraftan yiyecek ve içecek ilaçları, diğer taraftan metni uzaklaştıran resimlerin istilası altında kaldı. Dünya basınına göz atılınca hükmedilir ki zamanımızda mide ve bağırsak, beyinden çok daha şerefli birer organ derecesini bulmuştur. Hatta iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa, birçoklarının şimdi, beyinlerini kemik kutusundan çıkarıp karınlarında taşıdıklarına hükmetmek lazım geliyor. Zihin, onurundan bu kadar kaybettikten sonra hayati faaliyette insanın filden, karıncadan, leylek veya zürafadan hiçbir farkı kalmıyor. Rabbim! Her zevki tatmin edecek ve ismi yine “sanat ve edebiyat” olacak felsefe taşını nasıl bulmalı?

Sanatkâr nesli tükenen bir canlı türü mü?

* Beş, altı seneden beri edebiyatımızın gösterdiği çıplaklık görüntüsü bütün fikir adamlarını düşündürse yeri var. Okuyup yazmanın halk arasında yayılması ve bundan dolayı okuyucu adedinin çoğalması ölçüsünde yazı sanatında ortaya çıkan bu yozlaşmanın anlaşılmaz sebepleri hakkında çok şeyler söylendi. Felce uğrayan maalesef yalnız edebiyatımız değildir. Bu ölgünlük rengi, gizli bir hastalığın sarılığı gibi, ruh ve hayalin bütün bahçelerine yayılmakta ve bütün yaprakları, yer yer soldurup kurutmaktadır. Geçen gün Türk Ocağı’nın bayramında bütün iyi niyetlere rağmen yaşlı ve yorgun iki sanatkârın ney ve sazından daha genç ve daha canlı bir şey dinlenilemediğine bakılırsa, musikide de artık sanatkâr neslinin tükenmiş olduğuna kanaat getirmek lazım geliyor. Gerçi iyimserliği saflık derecesine vardıran bazı kalem sahipleri, hâlâ kısır çalı fidanları üzerinde taze güller görmekte ısrar etmektedir.

Zekâ gelişiyor fakat beden çöküyor

* Ne yazık ki vücudun viranlığı zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. Manasız çocukluk, tatsız gençlik, olgunluk yaşına hazırlanmaktan başka nedir? Zekâ -nar, ayva ve portakal gibi- geç renk ve koku bulan bir sonbahar ürünüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor.

Aşk yabani bir hayvandır

* Aşk yabani bir hayvandır. Kanunlar dışında, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. Ancak gece, karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin çiçekliğini, ağaçlı caddelerin kanepelerini altüst eder. İbadethanelerde her gün lanetlenen aşktır. Hükümetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Hâlbuki evlilik, bir şehir kurumu, bir emniyet tertibatıdır. At cambazhanelerinde musiki çalan ve “fokstrot” oynayan, dişi sökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız aslan, orman canavarına göre ne ise, aşka kıyasla da evlilik odur.

Kölesine benzemeye çalışan efendi

* Erkekleşmek. İntiharlar tekrar çoğaldı. İhtiyarları açlık, gençleri aşk ölüme sürüklüyor. Gençler içinde kendini öldürenlerin büyük çoğunluğunu erkekler oluşturuyor. Şu halde: Erkeği, seve seve ölüme yollayacak derecede cinsî bir üstünlük ve güce sahip olan kadının erkeğe, yani kendi esirine denk olmak ve benzemek için yaptığı bütün o boğazlanırcasına gayretlerin sebebi delilikten başka ne olabilir?

Ümidin bayraktarı münekkit

* Her fikir otlağından, topal ve yaralı bir hayvan gibi sopa ile taşla, tekme ile uzaklaştırılan münekkit, gerçekte, insan zekâsının en etkili hizmetçilerinden biridir. Gelecek şafaklara doğru yürüyen kafilenin ta önünde, ümidin bayraklarını dalgalandıran onun koludur.

Sinema, gerçeğin acıtıcılığına karşılık kolayca aldanışın hazzı

* Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde bir deste devedikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk saflığını ve kolayca aldanış kabiliyetini koymasıdır. Rüya âlemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak kişilerin tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy biniciliklerinden veya olağanüstü hırsızlık olaylarından başka türlü tat almak mümkün olur muydu? İnsan saflığıyla beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz yazarın işidir. Resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve sağduyusunu, şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, üzüntüden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir.

Solgun yapraklar Ölü kelimeler

* Hiçbir şey lisan kadar bir ağaca benzer değildir. Lisanlar -tıpkı ağaçlar gibi- mevsim, mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Lisanın yaprakları kelimelerdir. Edebî bir metni okuyorken, daha düne kadar canlı bir manası olan “melek” kelimesinin, bugün tamamen canlılığı tükenmiş, renksiz ve şekilsiz bir söz hâline geldiğini hissettim. Bu kelime şimdi Türkçede soğuk bir cesetten başka bir şey değildir

Kötü mimari estetik duygumuzu geçmişe gönderiyor

* Fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Âciz bir hayal dünyası, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekle dönüşünce, bütün bir şehrin manevi sıhhatini, nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur. Son senelerin ağlanacak, sahte mimarisi yüzünden değil midir ki ruhumuzun estetik yeteneğine delil aramak için geçmişte yaşamış sanatçıların eserlerine başvurmaktan başka çare bulamıyoruz.

Üstat!

* Eskiden “üstat”, herkesçe, onaylanan yetkinliklere verilen büyük bir derecenin ismiydi. Üstat, dâhiden bir rütbe aşağıda idi. Bizde bu kelime şimdi, yarı yarıya küçültme ve alaya almayı içinde barındıran bir garip şaka sözüdür. Üstat, okuyup yazmakla vaktini boşuna geçirmiş bir aptal ve bir bunağın sıfatı şeklinde anlamlı bir tebessümle söylenir.

Denizin çıplak insana boyun eğişi

* Denizin çıplak insana bu alçalarak boyun eğişi ne gülünçtü! Morfinle sinirleri uyuşturulmuş, uyuklayan ve çoluk çocuğa gösterilen bir kafes aslanı kadar gülünç! Büyük kuvvetlerin itaat hâlinde görünüşü, ruha ne ağır bir eziyet veriyor! Ölgün yaz denizini seyrederken bu eziyeti, ruhu pençeleyen bir kuvvetle hissettim.

Leylekler

* Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı, sese dönüşmüş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli, hayal dünyasına neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin bir sema… Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli, küçük, beyaz bir şehir… Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam… Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar…

Güneşin çıplak gerçekliği gösterişine karşılık gecenin hayali güzelleştirişi

* Güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır. Onun ışığında eğlenmenin ve mesut olmanın hiç imkânı var mı? Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği belirsiz ve tamamlanmamış bir âlem içindeydik. Artık her şeyi açıklıkla görmek üzüntüsünden kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve hayal etmek imkânının sarhoşluğu, vücudumuzu yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu. Etrafımızda, gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman meydana gelmişti. Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer süslü hayal olmuşlardı. Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin kumları üzerinde ışıktan bir sıvı sallanıp şarkı söylüyordu. Dünyanın güzelliğinden korkmaya başlamıştık. Zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu.

Âşık, yüz bulmayan adamdır.

* Nice ilahı başların pembe dudakları, her açılışta, beyinden inen koca bir ahmaklık öküzüne yol veren bir kapı görevini görür. Bu yüzden bazı kadın başları, gerçekte, altın, elmas ve yakuttan yapılmış tiksindirici birer alıklık deposudur. Yılışmamaya ve yüz vermemeye gelince: Bunun önemi düşünüldüğünden büyüktür. Kadın gözünün karanlık ışığım üzerlerinde bir an duraklatmayı başaramayan bahtsızlar, yani çirkinler ve geçkinler, kayıtsız şartsız bütün kadınlara toptan âşıktır. Âşık, yüz bulmayan adamdır.