Kitap İnceleme / Mehmet Harputlu / Lizbon’a Gece Treni

Raimund Gregorius, Bern’de yaşayan, otuz yıldır aynı okulda çalışan bir lise öğretmenidir. Tekdüze hayatında tanıyan herkesin nerede ne zaman hangi durumda olduğunu bildiği sınırları belli bir hayatı vardır, çoğu insan tarafından sıkıcı bulunur. Antik diller uzmanıdır. Konusunda müthiş bilgili, bir bilim adamı görmek istiyor musunuz, işte karşınızda diye takdim edilen bir insandır. Bir öğrencisiyle evlenmiş sonra boşanmıştır. Tek başına yaşadığı evinde kitaplardan başka dünyası yoktur. Öğrencileri ona “Mundus” adını takmışlardır. Mundus “dünya” demektir. Bu lakapta biraz alay biraz da hayranlık vardır.

Gregorius, sıradan bir günde, yağmurlu ve rüzgârlı bir gündür, okula giderken şehrin ortasından geçen nehrin üstündeki köprüde parmaklıklara dayanmış bir kadın görür. Kadın köprüden atlayacak gibidir. Hızla kadına yaklaşır. Kadın elinde buruşturduğu kâğıdı nehre fırlatır. Gerçekten köprüden atlayıp atlamayacağı belli olmadan, “sizinle biraz yürüyebilir miyim?” der. Bu gizemli ve ıslak kadınla beraber okula gider. Kurulanmasına yardım eder, kadın kaybolur, o dersine girer.

[Daha önce kadına “anadiliniz ne?” diye sormuştu. “Portuques” demişti kadın. Şaşırtıcı biçimde u gibi telaffuz ettiği o harfi e harfinin yükselen, tuhaf bir biçimde bastırılan tizliği ve sözcüğün sonundaki yumuşak ş birleşip bir ezgiye dönüşmüşlerdi, Gregorius’un kulaklarında, aslında olduğundan daha uzun süren ve mümkün olsa bütün gün dinlemek istediği bir ezgiye.] (16)

İlk defa duyduğu bir kelimeden bir şarkı dinliyormuş gibi etkilenmek tam ona göre bir şeydi. O kelimelerden örülü bir dünyada yaşıyordu. İspanyolca öğrenmeye hatta İspanyolca yazılmış bir kitaba elini sürmeye bile yanaşmamıştı. Her ne kadar İspanyolca ondan türemiş olsa da esas olan Latinceydi. Latince kökenli bazı kelimelerin günlük hayatın içinde kullanılmasından bile rahatsız oluyordu. Bu biraz siyah beyaz televizyon tutkusuna benziyordu. Renklerin, şekilleri ve biçimleri asıl gerçekliğinden uzaklaştırdığını düşünüyordu. Her zaman yaptığı gibi akşam saatinde evine gitmedi, sokaklarda dolaştı, bir otel lobisinde bir kahve içti. Bakımsız hâli eskimiş ve yıpranmış kıyafeti ile dikkat çektiğini gördü. Oradan çıkıp uzun zamandır gitmediği kitapçıya yöneldi. Yolda tuhaf bir şekilde sabah gördüğü ıslanmış ve gizemli kadını tekrar görmeyi umduğunu fark etti. Kitapçıda eski bir kitap gördü. Kitap Portekizce idi, kitapçı giriş bölümünü okudu, çevirdi sonra kitabı hediye etti. Kitabın adı “Kelimelerin Kuyumcusu” idi, yazarı Amedeu de Prado, 1975 yılında basılmıştı. Yazar kitap basıldığında otuzlu yaşlarında ise şimdi atmışını geçmiş olmalıydı. Kitabı aldı sonra Portekizce öğreten sesli bir dil setini alıp eve gitti. Sabaha kadar seti dinleyip kitaptaki cümleleri çevirmeye uğraştı.

[Kelimelerin bir etkisinin olması, bir insanı harekete geçirmesi, durdurması, güldürüp ağlatması, daha çocukken bile bir muamma gibi gelirdi ona ve bundan etkilenmekten hiç geri kalmamıştı. Nasıl başarıyordu bunu kelimeler? Büyüye benzemiyor muydu? ] (49)

Sabah yepyeni bir dünyaya uyandı. Ani bir kararla her şeyi, evini günlük yaşamını okulunu, derslerini, öğrencilerini bırakıp Lizbon’a gitmeye karar verdi. Tren saatlerini öğrenip Lizbon’a giden gece trenine bilet aldı.

Hayatının tam eksenine Prado’nun kitabı oturmuştu. Her cümlesi her tezi karmaşık bir ruh hâlini, öfkeyi, merakı, isyanı, şiddetli bir tepkiyi açığa çıkarıyordu.

Raimund Gregorius, Lizbon’da bir otele yerleşir. Elinde Prado’nun “Kelimelerin Kuyumcusu” kitabından başka bir şey yoktur. Bir taraftan Portekizce öğrenmeye başlar, diğer taraftan kitabı okumaktadır, bir diğer taraftan kitabın yayınevinden başlayarak yazarını aramaya girişir. Her adımda farklı bir kişi farklı bir kimlik farklı bir mekân farklı bir görüşle karşılaşmaktadır. Yazarın, Portekiz’in diktatörü Salazar zamanında direnişçi örgütün üyesi olduğunu öğrenir. Zaten çocukluğundan itibaren üstün zekâsını isyancı bir kimliği beslemekte kullanmış garip bir kişidir. Asil bir aileye mensuptur. Babası katı ve itibarlı bir yargıçtır. O babasına karşı çıkmakla işe başlamıştır. Sonra okuduğu okula, sonra imansız bir papaz olan öğretmenine, sonra sisteme bütünüyle karşı çıkarak yoluna devam eder. Tıp okur. Doktorluğu da kişiliğine paralel sıra dışıdır. Daha tıp öğrencisiyken Kız kardeşi, nefes borusuna kaçan lokmayla boğulmak üzereyken tereddüt etmeden masadaki bıçağı alıp boğazını keser. Kız kardeşi ömrü boyunca boğazındaki kesik izini ona duyduğu minnet duygusuyla beraber taşır. Kız kardeşi, imansız papaz, bir eczane hediye ettiği tek dostu, Salazar döneminin işkencesinden tırnaklarını kaybederek sağ kurtulmuş, yine de örgütü ele vermemiş, artık bir huzurevinde son günlerini geçiren hiç kimseyle iletişim kurmayan arkadaşı ve hayatında yer almış daha birçok kişiyle görüşür. Onlardan yazarı dinler. Her birinin ilgili hatırasının yanı sıra ona ait bir iz taşıyan nesneye de ulaşır. Bu nesneler; notları olan küçük kâğıtlar, sakladığı mektuplar, tanrı tanımazlığını ilan ettiği okulun verdiği İncil gibi şeylerdir.

Okuyucu kahramanla beraber otuz yıl önce yaşamış bir aykırı kişiliğin izlerini sürer. Kalabalıktır. İsimler ve kişiler birbirine karışır çoğu zaman. Olayların her biri sıralı bir zaman akışı içinde olmadığı için kopuktur. Baskın olanı, Lizbon Kasabı diye bilinen polis şefinin tesadüfen yazıhanesinin yanına ölümle burun buruna gelmesi üzerine onu hayata döndürecek müdahale yapmasıdır. Direnişçi arkadaşlarının lanetine uğrar. Bu adam hayatı kurtarılmaması gereken bir adamdı. Senden onu öldürmeni beklemedik. Hiçbir şey yapmasaydın zaten kendi kendine ölecekti. Sen onun hayatta kalmasını sağladın, derler. Bir kadın kapısını çalar, yüzüne tekrar, tekrar tükürür. Prado için bu olay hayatının bütününü karmaşaya sokacak etkidedir. Zaten sıra dışı çalışan aşırı zeki algısı, çok hassas iç dünyası karmakarışık olmuştur. Bir hayatın bitmesine hiç kimsenin karar veremeyeceğine dair inancı da dâhil her fikir her kabul yer değiştirir.

Yazar müthiş üslubuyla okuyucuyu adeta silik, belirsiz bir hatıralar havuzunun içinde dolaştırmayı, romanın sisli iklimini okuyanın içine geçirmeyi başarmaktadır. Kitabın kapağındaki (22.Basım) (Dünyada 3,5 milyon okur) (Son yıllarda okuduğum en iyi kitaplardan biri / İsabel Allande) mottoları haklıdır, demek zorunda bırakıyor.

Kapaktaki ve iç kapaktaki diğer bilgiler şöyle:

Pascal Mercier; asıl adı Peter Bieri, 1944 yılında Bern’de doğdu. İsviçre vatandaşı, Berlin’de yaşıyor, felsefe okudu. Sahnede Ölüm adında bir başka romanı var. 22. Basım Çeviren, İlknur Özdemir, ilk defa 2007 yılında basılmış, Kırmızıkedi Yayınlarından ilk basımı Haziran 2012, ikinci defa Mayıs 2017 de basılmış 397 sayfa.

 

Mehmet Harputlu