Taş Tahtın Kitabesi / Hasibe Durmaz

1994 yılından beri İstanbul’da yaşamaktayım ve Topkapı Sarayı’na kaçıncı gidişim sayısını hatırlayamıyorum. Bu yaz arkadaşımla beraber bir kez daha gidiyoruz. Topkapı Sarayının tüm bölümlerinden sonra sarayın dördüncü ve en içteki avlusuna geliyoruz, sağımızda sarayın deniz tarafında çok şirin, küçük ve güzel bir cami olan Sofa Camisi karşılıyor bizi. İçine girip öğlen namazını kılıyoruz. Bu camide namaz kılmak insana müthiş bir huzur veriyor. Caminin içinde gerek erkekler bölümünden gerekse kadınlar bölümünden tüm güzelliğiyle deniz gözüküyor. Denizin ve caminin müthiş görsel güzelliği yanında camiden manevi olarak da mutmain bir şekilde çıkıyoruz. Biraz aşağı doğru yürüyoruz, yüzümüz, eskiden sarayın lâle bahçesi olan ve şimdi bir duvarla bulunduğumuz mekândan ayrılan bir bahçeye dönük durumda. Aynı zamanda sarayın duvarlarını görüyoruz.  Biraz ilerleyip başımızı sola çeviriyoruz. Az aşağıda solda eskiden Hekimbaşı olan bina gözümüze çarpıyor. Bu binanın kuzeydoğu duvarında bu zamana kadar hiç görmediğim dikkatimden kaçan mermer bir koltuk, taş tahtı görüyorum. Hemen arkadaşıma gösteriyorum.

54. Sayı

Kitabenin görsel güzelliği ve bu zamana kadar burayı görmemiş olmak büyük bir heyecan, biraz şaşkınlık ve biraz da nasıl görmem hayıflanması oluşturuyor bende.

Malum olduğu üzere “kitabeler” geçmiş medeniyetimizin yazılı ve görünebilir tanıklarıdır. Genellikle niş içinde veya kemerin üzerinde alınlık denilen bölgeye yerleştirilirler. Bulundukları eserin mesela çeşmenin yapım tarihi ve yaptıran kişi hakkında bilgi veren bazen de yalnızca Kuran’dan alınmış ilgili ayetlerin işlendiği taş veya mermer levhalardır. Kitabelerin yazı dili büyük çoğunluğunda Osmanlıca olmakla beraber az sayıda örnekte Arapça ve Farsça kullanılmıştır. Sülüs, Talik, Hatt-ı Musanna (yığma) gibi yazı türleriyle yazılmışlardır. Büyük binaların anıtların kapıları üzerine veya duvarlarına, mezar taşlarına kazılan veya yontulan ve o yapılar hakkında bilgi ihtiva eden yazılara kitabe denmektedir.

Hemen fotoğraflıyorum ve okumaya çalışıyorum.

Taş taht, mermer koltuk Sultan IV. Murad’a aittir. Rivayete göre sultan bu mermer koltuğa oturur, Gülhane Bahçesi’nde oynanan atlı cirit oyununu seyredermiş. Kendisi de çok iyi bir sporcu olan sultan, bazen kendini oyunun heyecanına kaptırır, bir at ve cirit isteyip bizzat oyuna katılırmış. Koltuğun arkasındaki kitabe, padişahın sıra dışı bir sporcu olduğunun belgesidir. Metin, Sultan IV. Murad’ın at üzerinden yaptığı bir “nobud” atışıyla kaydettiği ve belli ki olağanüstü addedilen mesafeyle ilgilidir. “Nobud: Arapça bir kelime olup ‘nebbûd’dan, lobut, asa, kısa kalın düzgün sopa, talim aracı” anlamlarına gelmektedir. Topun icadından önce kale kuşatmalarında içeridekileri yaralamak için duvarları aşacak şekilde fırlatılarak silah gibi kullanılırmış.

Kitabede sultanın at üzerinden fırlattığı ve metinde açıkça “nobud” olarak okunan bir nesneyi 87 metre mesafeye ulaştırdığından övgüyle söz edilmektedir. Sultanın, olasılıkla mesafenin ölçülmesini mümkün kılmak için, atını belli bir taştan diğer bir taşa doğru sürdüğü, ikinci taşın yanından geçerken atışını yaptığı, atılan “nobud”un “Sa’d bin Ebi Vakkas oku gibi” uçarak kaybolduğu, bulmak için bir hayli aramak gerektiği anlatılmaktadır. Sad ibni Ebi Vakkas, Hazreti Peygamber zamanında yaşamıştır. Ok ve mızrak atıcıların piridir. Rivayete göre, Allah için “Ya Hak!” diyerek attığı ok bulunamamıştır ve bu okun kıyamete dek yerle gök arasında gezeceğine inanılır. Şair, sultanın lobutu ne denli uzağa attığını vurgulamak için bu rivayeti anımsatmaktadır. Sultan IV. Murad İstanbul Okmeydanı’nda 1040 gez (arşın, endaze, 686 metre)  mesafeye ok atmıştır. Kendi menzilinin ana taşı olarak bir nişan taşı vardır. Bu nişantaşı Kulaksız Mezarlığı içinde kalmıştır. Kitabenin altında yer alan mermer koltuğun yeri de Gülhane Bahçesi veya Ağa Bahçesi olmalıdır. Fırlatılan silahın Cemşîrlik’i aşacak kadar uzağa gittiği söylendiğine göre, Sultan IV. Murad, atışını buradan harem yönüne doğru yapmış olmalıdır.

Taş Taht Kitabesinin Okunuşu:

54. Sayı

Pâdişâh-ı bahr u berr Sultân Murâd kâm-rân Dergehinde bendedir cümle selâtîn-i cihân

Kim odur Cem-bezm ü Rüstem-rezm gâzî-yi ehl-i dil

Avn-i Hakk’la şark ü garba hâliyen sâhib-kırân

Hicret’in bin kırk altısındadır mâh-ı sıyâm

Esb-i tâzîye süvar olub şeh-i âli-nişân

Hem mübârek destine bir mîşe nobudu alub

At sürüp bu taşdan ol taşa varınca bî-gümân

Heybetiyle şöyle zerg itdi ki ol mîşe nobud

Said Vakkas oku gibi gayb olub nîce zamân

Cüst u cû edüb arayub buldılar hem ölçdüler

Geldi yüz onbeş zirâ-i bennâ hesâbınca ayân

Hem bu taşdan dahî bir küçük cirid zerk eyleyüb

Karşu dîvârı aşub Cemşîrlik’i aşdı hemân

Nitekim devreyleye çarh-ı felekde mihr ü meh

Nitekim sâbit ola heft-semâda ahterân

Devletiyle saltanat tahtında olsun ber-karâr

Pâdişâh-ı bahr u berr Sultân Murâd kâm-rân

 

Taş Taht Kitabesinin Günümüz Türkçesi:

Arzusuna ulaşan Sultan Murat denizlerin ve karaların padişahı

Kapısında kuldur bütün cihan sultanları

Ki O’dur Cem Meclisi ile Rüstem savaşında gönül ehlinin gazisi

Allah’ın yardımıyla doğu ve batıya hâkim şimdi

Hicretin bin kırk altı senesinde Ramazan ayında

Büyük nişancı padişah bindi Arap atına

Bir meşe lobut aldı hem mübarek eline

At sürüp şüphesiz bu taştan o taşa varınca

O meşe lobutu heybetiyle öyle zerk etti ki

Kayboldu nice zaman Said bin Vakkas’ın oku gibi

 

Araştırarak arayıp buldular hem ölçtüler

Geldi yüz on beş bina arşını hesabına göre apaçık

Hem bu taştan da bir küçük cirit zerk edince

Karşı duvarı aşıp geçti hemen Cimşirlik’e

Nitekim devreyleyerek felek dönsün güneş ve ayla

Gerçekten sabit olsun yedi kat gök yıldızlarla

Devletiyle saltanat tahtında olsun her zaman

Denizlerin ve karaların padişahı isteğine ulaşan Sultan Murat Han

 

 

Kelimeler:

ahterân: Yıldızlar

avn-i hakk: Allah yardımı

bende: (f.i.c. bendegân) 1. kul, köle, bağlı.

ber-karâr : Kararlı, yerli, daimî, devamlı

bezm: Meclis, arkadaş toplantısı. Sohbet, muhabbet

cirit: Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.

Cüst ü cû(y) etmek: Aramak, araştırmak

dergâh: Cenab-ı Hakk’a ibadet edilen yer. Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı.

dest: El

esb-i tâzî: Arap atı

gez: Arşın, endâze. Kısa tâlim oku. Okun çentiği.

güman: Zan. Tahmin. Sanmak. Şüphe.

hâliyen: Şimdiki zamanda, şimdiki halde

heft-sema: Yedi kat gök

kabza: Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap.

kâm-rân: Kâm sürücü, süren, arzusuna, isteğine kavuşmuş, mutlu.

kemankeş: Ok atıcı, okçu

mâh-ı siyam: Oruç ayı, ramazan

mihr u meh: Güneş ve ay

nitekim: Gerçekten, nasıl ki, hakikaten

Nobud: Arapça “nebbûd”dan. Lobut, asâ, kısa kalın düzgün sopa, talim aracı. Topun icadından önce kale kuşatmalarında içeridekileri yaralamak için duvarları aşacak şekilde fırlatılarak silah gibi kullanılırdı. Sonraları cündîler tarafından cirit atmayı ilerletmek için talim aracı olarak kullanılmıştır.

Pâdişâh-ı bahr u berr: Karaların ve denizlerin sultanı.

rezm: Kavga, savaş, cenk.

sâhib kıran: Müşteri ve Zühre yıldızlarının bir burçta birleştiği zamanda doğan kimse, böyle bir zamanda tahta çıkan çok başarılı hükümdar,  çok talihli kişi.

süvar: Ata binmiş. Binici.

zerk etmek: bir sıvıyı şırınga vb. ile vermek, içirtmek

Zirâ’-i bennâ: Bina arşını. Mimaride kullanılan bir ölçü birimi

Sultan Dördüncü Murat

Sultan Dördüncü Murad 27 Temmuz 1612 yılında İstanbul’da doğmuştur. I. Ahmet ile Mâhpeyker (Kösem) Sultan’ın oğludur.

Amcası I. Mustafa tahttaydı ve aklî dengesi yerinde değildi. Devlet idaresindeki karışıklıkları gidermek için Sadrazam Kemankeş Ali Paşa ile Şeyhülislâm Zekeriya-zâde Yahya Efendi tarafından tahttan indirilmesine karar verildi. Bu sırada IV. Murat’ın yaşı küçük olmasına rağmen muhtemelen annesi Kösem Sultan’ın tesiriyle 10 Eylül 1623 tarihinde tahta çıkarıldı. Tahta çıkarılmasının ertesi günü Eyüp Sultan Türbesi’nde Aziz Mahmut Hüdai tarafından kılıç kuşandı ve beş gün sonra sünnet edildi. Saltanatının ilk yıllarında idare daha çok annesinin etkisi altındaki devlet adamlarının elinde kaldı. 1632 yılına kadar devam eden bu dokuz yıllık süre boyunca o dönemin olaylarında herhangi bir etkisi olmadı. Devlet yönetimini ele geçirmeden önceki saltanat yıllarında olan biten her şeyi gözetledi. Kıyafet değişikliği yaparak halkın arasına karıştı. İsyancıları aklında tuttu. Kendini her bakımdan çok geliştirdi. Hem bedensel hem zihinsel olarak oturduğu tahtın ve sultanlığın gerektirdiği özelliklere sahip olmak için çalıştı, çabaladı. Vakti geldiğinde kendini göstermeye başladı. İlk iş olarak isyancıların elebaşı olan Sadrazam Recep Paşa’yı öldürterek zorbaları ortadan kaldırdı. Mayıs 1632 tarihinden itibaren yönetimi ele aldı. Asilerin toplanma yeri olan kahvehaneleri kapattı. Sigara ve içki yasağı getirdi. Böylece memleketin iç ve dış durumunu düzeltmiş oldu.

Murad askerlerin başında bulunarak savaşa katılırdı. Uzun boylu, geniş omuzlu, heybetli bir kişiydi. O kadar kuvvetliydi ki, iri yarı bir adam olan Silahtar Mûsâ Paşa’yı kuşağından tutup kaldırarak Has Oda’yı birkaç defa dolaştırmıştı. Devrin meşhur pehlivanlarıyla güreşir, 200 okkalık gürz kullanır, kılıç, ok, harbe vb. silâhları maharetle kullanırdı. Topkapı Sarayı’ndaki demir gümüş kapıyı, Bağdat seferi sırasında Musul’da Bâbürlü Hükümdarı Şah Cihan’ın elçisi Mir Zarif hediye etmişti. Bu kapının ok ve kurşun geçirmediği söylenen gergedan derisi kaplı kalkanını IV. Murat süngü ve okla delmişti. Eski Saray’dan attığı ciridi Beyazıt Camii minaresinin altına, Halep Kalesi’nden attığını da şehrin Saraçhane civarına düşürdüğü, kemankeşliğindeki maharetini de çeşitli vesilelerle ispat ettiği bilinmekteydi.

Murad döneminde âlim, şair, tarihçi, hattat ve musikişinas gibi muhtelif sahalarda fikir adamları yetişmiştir. Bu sebeple Osmanlı Devleti’nin en dikkate değer bir dönemi olmuştur. Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi, Nefi, Şeyhülislâm Yahya, Veysi, Koçi Bey, Azmi-zade Hâleti gibi isimler edebiyat sahasında dönemin önde gelenlerindendir. Hezarfen Ahmet Çelebi’de onun döneminde yaşamış ve uçma tasarısını bu zamanda gerçekleştirmiştir. Geniş bilgisinden dolayı halk Ahmet Çelebi’ye “bin-fenli” anlamına gelen “Hezarfen” lakabını takmıştır.

Murad Arapça ve Farsça bilirdi. Muradi mahlasıyla şiirler yazmış, musikiyle ilgilenmiş ve besteler yapacak düzeye ulaşmıştır. Özellikle talik hattını güzel yazmış, zamanının ilmi münazaralarına katıldı. IV. Murad dinî meselelerde anlayış farklarından ortaya çıkan tartışmalarda daha çok Kadızâde Mehmet Efendi’nin etkisi altında kalmasına rağmen Abdülmecid Sivâsî’yi de hoş tutmuş taraftarlarını gücendirmekten sakınmıştır.

Murad, bütün saltanatı boyunca seferler ve diğer meselelerle meşgul olmuştur. Üsküdar Çamlıca’da bir cami, Kazak taarruzlarına karşı boğazın müdafaası için Anadolu kavağı ile Rumelikavağı’nda müştemilâtı ve camileriyle beraber kaleler yaptırmış, Revan seferinde iken verdiği emir üzerine Bayram Paşa İstanbul’un imarına çalışarak surları, yanan camileri imar etmiştir. Okmeydanı Namazgâhına minber konulmuştur. Kendisi, Üsküdar tarafında İstavroz Sarayı ve Kandilli ’de bugün mevcut olmayan bir saray yaptırdığı gibi Topkapı Sarayı’nda Revan ve Bağdat fetihleri anısına Bağdat ve Revan köşklerini inşa ettirmiştir. 1636 ve 1639 yıllarında tamamlanan bu yapılardan özellikle Bağdat Köşkü, çeşitli Türk sanat bölümlerini bir araya getiren XVII. yüzyıldaki en yüksek sanat eserlerindendir. Şiddetli yağmurlar neticesinde 3 Nisan 1630 yılında Mescidi Haramı basan suların tahrip ettiği Kâbe’yi Kadı Mehmet Efendi ve Mimar Rıdvan Ağa vasıtasıyla esaslı bir surette tamir ettirmiş ve padişahın adı Beytullahın takı üzerine yazılmıştır.

Padişah Revan seferinde başlayan ve gittikçe artan damla (gut) hastalığına yakalandı ve 8 Şubat 1640 tarihinde Perşembe günü yatsıdan sonra bu hastalık sebebiyle vefat etti. Mezarı I. Sultan Ahmet ’in türbesinde bulunmaktadır.

 

Hasibe Durmaz