Algı Oyunları / Ahmet Saim

1923 yılının Kasım ayı. Almanya 1. Dünya savaşından yenik çıkmış, bir yandan düşük vergi gelirleri ve bir yandan da galip devletlerin tazminat talepleri yüzünden büyük bir ekonomik çıkmaza girmişti. Almanya Hükümeti dev boyutlara ulaşan bütçe açıklarını kapatmak için durmaksızın para basmaya başladı. Para basma makinalarının ihtiyaca yetişemediği bu dönemde, insanlar sadece temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu. Fiyatların genel seviyesi o kadar hızlı arttı ki, maaşını alıp un almaya giden bir işçi o sırada 3 çuval un alacağı parayla fırına ulaştığında 2 çuval alabiliyordu. İnsanlar el arabalarıyla para taşır oldular, çocuklar sokaklarda para banknotlarından kule yapıp oynuyor, basım maliyetini dahi kurtarmadığı için tek yüzü resimli paralar basılıyordu. Bu tarihte 1 Amerikan Doları 4,2 trilyon Alman Markı’na eşdeğer hale gelmişti.

1630’lu yıllar, Hollanda. Günümüzde sık sık karşılaşmaya alıştığımız spekülasyon balonlarının ilki bu tarihlerde yaşanmıştı. Savaşların geride kalmasıyla oluşan olumlu havanın etkisiyle, refah seviyesi yüksek halk birçok mal ile birlikte lale soğanlarına da yatırım yapmaya başladı. Spekülatörlerin de etkisiyle bir çılgınlık haline gelen bu alım satım hızla öyle büyüdü ki, bir adet lale soğanı fiyatı ile en pahalı mahalleden bir ev satın alınabiliyordu. Birçok kişi aniden çok zengin oldu, lale alım müşterisinin sonsuza dek bulunacağını düşünüyorlardı. İş öyle çığırından çıktı ki artık daha olmayan lale soğanları bile evrak üzerinden alınıp satılmaya başlandı. 1637 yılında lale sözleşmelerinin alıcısı kalmadığı anlaşıldığında sözleşme sahipleri, lale üreticilerine borçlarını ödeyemediler. Böylece Lale balonunu patlatacak ilk iğne batmış oldu.

Evet, para aynı para, kâğıt aynı kâğıt, ülke aynı ülke, soğan aynı soğan, parayı kullanan insan aynı insan. Peki değişen neydi?

Neden paranın değeri bu kadar düşmüştü?

Neden sıradan bir mal olan lale soğanının değeri bu kadar artmıştı?

Bu sorulara cevap bulabilmek için önce “Değer” kelimesinden ne anladığımızı düşünmek lazım.

Türk Dil Kurumu değer kelimesini ; “Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet” olarak tanımlıyor.

Tarifte bahsedildiği üzere değer, soyut bir kavram olarak ifade edildiğine göre, göreceli bir manaya gelebilir, yani kişiye ve duruma göre değişmesi, artması ve azalması normal gibi görünüyor.

Örneklerimizden yola çıkarak değerin bazı özelliklerini de belirlemeye çalışalım;

  • Değer güçlü olanın belirlediği bir şeydir
  • Bir mal ne kadar çok talep edilirse değeri o kadar çok artar
  • Bir şeyin miktarı ne kadar fazlaysa ve kolay bulunuyorsa değeri o kadar azalır

Peki, bu gerçekten böyle midir?

Bir şeyin maddi değeri ile manevi değerinin birbirine karıştığı günlerde yaşıyoruz. Bu karışma da kendiliğinden olagelmiş değil, planlı bir şekilde bireylere toplumlara kabul ettiriliyor. Özellikle kâğıt paranın icadı ile başlayan, bir kâğıt parçasının üzerine resim çizip üzerine rakam yazıp buna değer biçen sistem, Kapitalizm ile doruk noktasına ulaşmıştır. O halde bir de Kapitalizm nasıl tanımlanıyor ona bakalım; Hayallerinizi, ideallerinizi para karşılığında satın alabileceğiniz veya alınabileceği, her şeyin değerinin parayla ölçülebildiği, yaşamınızı sürdürebilmek için gerekli tüm koşulları yalnızca parayla sağlayabildiğiniz ekonomik sisteme kapitalizm denir. Sistem çok güzel tasarlanmış, döngü çok güzel tamamlanmış. Hayalleriniz dâhil her şey paraya endekslenmiş, para olmazsa yaşamınızı sürdüremezsiniz. Paranın bir değeri var ve bu değeri de Güçlü olan belirliyor. Güçlü olan değeri belirledikçe daha çok güçleniyor.

Tabii değerden bu kadar bahsetmişken değerlerin pazar yeri olan borsaya değinmemek olmaz. İzlediğim bir programda bir bankacı borsanın faydalarını, mantığını ve Ülke ekonomisi için ne kadar olmazsa olmaz bir şey olduğunu anlatırken konuk bir profesör araya girdi. “Bugün öğle tatilinden sonra bir süt firmasının borsadaki değeri öğle öncesine göre %10 arttı. Bunun sebebini açıklayabilir misiniz? Bu 1 saat içinde inekler daha mı çok süt verdi yoksa yedikleri otlar daha mı gür çıktı? Ne oldu da firma 1 saat içinde değer kazandı?”

Değer ve değersizlik sadece referans aldığımız noktaya göre anlam kazanıyor, Kapitalizm de hep bu referans noktasını belirleme gücünü elinde tuttuğu için muktedir. Reklamlarla, dizilerle, filmlerle hep parayı, makam ve mevkii elinde bulunduranın daha akıllı daha güçlü, kısacası daha değerli olduğu algısı pompalanıyor. Bir bankacıyla sohbet etseniz bunun dışında bir Dünyayı hayal dahi edemiyor, sanki sistemi kendi kurmuş ve bu sistemin bir dişlisi değilmiş gibi algıyı ölümüne sahipleniyor.

Tıpkı köle Django’nun kendisine özgürlüğünü veren adama “ne yani, kıyafetimi kendim mi seçeceğim?” deyip şaşırması ne yapacağını bilememesi gibi. Konfor alanından çıkmak istemiyor.

En acısı da inançlı insanların da bu algıya boyun eğmesi, bir yandan ibadetlerini yapmaya çalışırken bir yandan da Kapitalizmin “nimetlerinden” faydalanmaya çalışması. Başka bir Dünya başka bir yaşayış şekli olabileceğini bilmesi hissetmesi ama konfor alanından çıkmaya cesaret edememesi.

İşte Firavun toplumunu böyle küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler.” (Zühruf 54)

Kur’an’da bahsedilen Firavunlar her dönemde var. Oysaki Allah’ın gözünde neyin değerli ve neyin değersiz olduğu apaçık bellidir. İman bu referans noktasını belirleme gücüdür. Dünyada az veya çok bulunurluğuna göre değişmez.

Paranın kapitalizmin elimize verdiği oyuncak olduğunu anladığımızda çok geç olacaktır.

İnançlı insanlara düşen görev, insanlığın çoğunu mutsuz eden, pek az bir azınlığa kısa süreli mutluluk yaşatan bu sistemin yerine geçecek daha adil bir sistem bulmaktır. Aslında bunun şifreleri büyük ihtimalle Kur’an da var ve çözülmeyi beklemektedir.

Kıble, istikamet bu yolda yürümek, araştırmak, düşünmek ve tefekkür etmek olmalıdır.

Unutmayın ve korkmayın ki rızık sadece Allah’tandır.

Ahmet Saim