Ahmed Haşim’in Nesri / Bahri Akçoral

Ahmed Haşim’in nesri de şiirleri kadar güzel ve etkileyicidir. Üç nesir kitabı da (Bize Göre, Gurebahâne-i Laklakan ve Frankfurt Seyahatnamesi) çoğu gazete ve dergilerde yayınlanmış kısa makalelerden derlenmiştir.  Günümüzde köşe yazısı, o günlerde ise fıkra adı verilen bu türün zirvesi denecek kadar başarılı olan bu yazılarda Ahmed Haşim şiirlerinin, özellikle ilk şiirlerinin aksine sade ve duru bir dil kullanmış,  sözü uzatıp büyütmeden, kısa yoldan genellikle tek sayfada sözünü söyleyip bitirmiştir.

Bir not: alıntılarda yazının özüne halel getirmeyecek kadar sadeleştirme vardır.

Ahmed Haşim’in nesri hakkında otoriteler yeterince değerlendirme yaptığından sözü onlara bırakıyoruz.

Ali Canip (Yöntem):

Hâşim çağdaş Türkiye’nin en orijinal bir üslûpçusu ve onun yazıları bugünkü nesrimizin en güzel numunesidir.

Genç nesil Ahmet Haşim’i okumalıdır, genç nesle Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir. Çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil, orijinal ve eskimez bir zevk, ince bir zekâ ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır.

Ahmet Hamdi Tanpınar:

Haşim’in nesri, onun rüyasıyla hayat arasına atılmış bir köprüdür. Bu köprüden o, bazen inandığı kıymetlerin propagandasını yapan bir güzellik havarisi, bazen de çirkinlik ve ahmaklık dünyasına akınlar yapan müthiş bir silâhşor halinde sık sık geçerdi. Tıpkı konuşması gibi.

“Frankfurt Seyahatnamesi” Türkçenin en güzel eserlerinden biridir.

Bu zengin nesrin göz kamaştırıcı fantezisi; eşya ve insanları en fevkattabiiyye (tabiat üstü) hakikatlerinde yakalayan dikkat ve tahliller, bütün cehitlerini zamanın fevkine çıkmak için sarf etmiş bir zekâ…

Abdülhak Şinasi Hisar:

Ahmet Hâşim’in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini medh için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir hakikaten ne güzeldir! Ahmet Hâşim bunlarla “Bize Göre” hisler ve fikirler yazmıştı. Ahmet Hâşim’in bunları ne emekle yazdığını bilirim.

Başının meyvesini olgunlaştırarak koparıp harice vermek ne zordur! Hatırlıyorum, Ahmet Hâşim, İkdam’da bir “Bize Göre” parçasını fikrinden ve kalbinden süzülen bir madde gibi sızdıra sızdıra bütün yarım gününü geçirerek, akşama doğru, müşkülât ile bitirir ve imzalardı.

En evvel yazdıklarını birer birer herkese, İkdam’ın her muharririne ve her gelen misafirine okurdu. Hepsinden bir tavsiye, bir fikir, bir his almağa, her yeni kıraati üzerine bir tashih daha yapmağa çalışırdı. Sonra Ali Naci Bey’e okur, ondan da biraz tuz, biber isterdi.

Yazılarının ne kadar zahmetle yazılıp kaç tashihten geçtiğini daima gördüm. Denilebilir ki Ahmet Hâşim’in fıkrasını yazacağı günler bunun tâ bittiği akşam saatine kadar, indinde dünyanın başka hiç bir hâdisesinin zerre kadar mânâ ve ehemmiyeti kalmazdı. Bir gazete idarehanesinde bulunduğu için bazen birdenbire mühimce bir haber herkesin alâkasını uyandıran bir dalga halinde gelir muhiti sarsardı. O zaman Ahmet Hâşim kendini ihmal ettirerek işini sekteye uğrattıran bu hâdiseye kızar, muğber, müteessir olur, kendini hayatın yeni bir cilvesiyle mağdur görürdü.

Mehmet Kaplan:

Hâşim’in nesirleri de şiirleri kadar sevilmiş ve takdir edilmiştir. Hâşim’in nesirleri kısadır. Tek bir görüşü ihtiva eder. Mücerret değil, müşahhastır, yani ya bir objenin tasvirine veya bir hayâle dayanır.

Hâşim bir “fikir adamı” olmaktan ziyade fikirler ve hayâllerle oynayan bir şâirdir. Yazılarının arkasında bağlantılı bir hayat görüşü yoktur. Fakat bu yazılar estetik bakımdan şiirleri kadar değerlidir. Onların başlıca vasfı da, Hâşim’in şiirleri gibi, gevezelikten uzak, derli-toplu olmalarıdır. Hâşim bu yazılarında her cümle ve kelimeyi, hesaplı olarak kullanmıştır. Dar şekil, Hâşim’i bir muhteva temizliğine götürmüştür.  Mübalâğasız olarak iddia olunabilir ki, Türkçede Hâşim’in bu fıkraları kadar “dolgun” yazı yazılmamıştır.

Bu yazıların bıraktığı ilk intiba, fikri, az kelime ile ifade etmek, yeni, şaşırtıcı ve güzel bir tesir uyandırmaktadır. İhtiva ettiği güzel tasvirler ve hayâller bu nesirlere estetik bir değer verir. Onların fizikî bakımdan başlıca vasfı basmakalıp görüşlere aykırı olmasıdır. Basmakalıp fikirler insan düşüncesini uyuşturur. Hâşim’in nesirleri bizi güzel ve tatlı bir şekilde uyandırır. Bu nesirlerdeki kesafet, dolgunluk, tasvir gücü, hattâ fantezi ve ince alay, nesir sanatında daima hoşa giden özelliklerdir.

Örnekler:

Bize Göre / BAŞLANGIÇ

Bir nevi ölümden sonra dirilme sırrına mazhar olan “İkdam” ın san’at ve edebiyat sütunlarına bakmak vazifesini üzerime almış olmaktan utanıyorum. Bu utanç, edebiyatı yüz kızartıcı bir meşgale telâkki ettiğimden ileri gelmiyor.  Zira bilirim ki, İngiliz milleti, Hint mülkünden ziyade Shakespeare ile mağrurdur; bilirim ki İran, zâlim bir güneşin yaktığı kısır topraklar üzerinde mevcut olmaktan ziyade, Hâfız-ı Şirazî’nin nazmında, Behzad’ın resimlerinde ve seccadelerinin renkli bahçelerinde yaşıyor; bilirim ki İspanya, ne Alphonse’un, ne de Primo de  Rivera’nındır?  Fakat kızıl karanfilli Karmen’in vatanı, ancak El Greco ve Cervantes’indir. Hayır, edebiyattan değil, karşısında şimdiden aczini duyduğum okuyucudan utanıyorum.

Gazetecilik, ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine “müşteri” ismi verilmesi daha doğru olan okuyucunun hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, yavaş yavaş sütunlarından “fikir” in bütün şekillerini süpürüp attılar. Hareket etmeyen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa, gazeteler de bir taraftan yiyecek ve içecek ilânları, diğer taraftan metni kovan resimlerin istilâsı altında kaldı.  Dünya basınına göz atılınca hükmedilir ki, mide ve barsak,  dimağdan çok daha şerefli birer uzuv derecesine yükselmiştir. Hattâ iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa, birçoklarının şimdi, dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarına hükmetmek lâzım geliyor. Dimağ, haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra, hayatî faaliyette insanın filden, karıncadan, leylek veya zürafadan hiç bir farkı kalmıyor.

Rabbim! Her zevki tatmin edecek ve ismi yine “san’at ve edebiyat” olacak olan felsefe taşını nasıl bulmalı?!

BİR TEŞHİS

Beş altı seneden beri edebiyatımızın gösterdiği çıplaklık manzarası bütün fikir adamlarını düşündürse yeri var.  Okuyup yazmanın halk arasında yayılması ve bundan dolayı okuyucu sayısının çoğalması nisbetinde yazı hünerine ârız olan bu soysuzlaşmanın anlaşılmaz sebepleri hakkında hayli şeyler söylendi. Felce uğrayan maalesef yalnız edebiyatımız değildir. Bu bitkinlik rengi, gizli bir hastalığın sarılığı gibi, ruh ve hayâlin bütün bahçelerinde yayılmakta ve bütün yapraklan, yer yer soldurup kurutmaktadır. Geçen gün Türk Ocağı’nın bayramında bütün iyi niyetlere rağmen, yaşlı ve yorgun iki san’atkârın ney ve sazından daha genç ve daha zinde bir şey dinlenilemediğine bakılırsa, musikîde de artık san’atkâr neslinin tükenmiş olduğuna hükmetmek lâzım geliyor.

Gerçi iyimserliği saflık derecesine vardıran bazı kalem sahipleri, hâlâ kısır çalı fidanları üzerinde taze güller görmekte ısrar etmektedir. Safdilliğin bu derecesi hakkında fikir beyan etmek, ancak tıbbın salâhiyetine girer.

Bahsi dağıtmadan edebiyata dönelim! On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun açık alâmetlerinden biri, okuyucunun yeni eserlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. Bu alışkanlık, ancak âdet şekline gelmiş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

Aksülâmeller, hiddetler, kinler ve gayzların durduğu bir fikir âlemi içinde, artık yeni hiç bir eserin ortaya çıkmadığında zerre kadar şüphemiz olmamalıdır.

Münekkit

Bir mühendisi, bir şâiri, bir doktoru, hattâ ismini bile ömrünüzde işitmediğiniz herhangi bir mesleğe mensup birini, hiç anlamadığınız bir işinden dolayı beğenir gibi olunuz. Derhal bütün faziletler sizindir: Hayırseversiniz, zekisiniz, sevimlisiniz, terbiyelisiniz; ilminize, irfanınıza hiç diyecek yok! Ağzınızdan düşürüverdiğiniz küçük ve müraî bir övmeğe karşılık sırtınıza geçirilen tantanalı altın hil’ati bir an içinde kaybetmemek ve yağmur altında bir çıplak gülünçlüğüne düşmemek istiyorsanız, sakın sözünüze en ufak bir ihtiyat kaydının gölgesini düşürmeyiniz.

İşte rahat yaşamanın düsturu! Halbuki her fikir otlağından, topal ve yaralı bir hayvan gibi, sopa ile, taşla, tekme ile uzaklaştırılan münekkit, hakikatte, insan zekâsının en tesirli hizmetkârlarından biridir. Gelecek şafaklara doğru yürüyen kafilenin tâ önünde, ümidin bayraklarını dalgalandıran onun koludur.

Büyük üstadım Gourmont şunu der: Bütün canlı yaratıklara nazaran insanın üstünlüğünü yapan, istidatlarının çeşitliliğidir.

En zeki hayvan bir tek şey yapar. Fakat onu mükemmel yapar: At, arka ayaklarıyla,  Dempsey ve Carpentier’nin yumruklarından daha mükemmel çifteler atar; arı, kimyahane fırınlarına ve dolaşık inbiklere hiç muhtaç olmaksızın bir Berthelot dehâsıyla balını süzer, örümcek en usta bir dokumacı gibi havaî tuzağının görülmez tellerini örer. Fakat o kadar! Halbuki bin bir sahaya dağılmış çalışan insan, faaliyetinin eserleri, ister istemez eksik ve geçicidir. Hayvan, gayesine varmış duruyor, insan gayesini hâlâ aramakla meşguldür.

Herhangi bir sahada insanı artık daha ileriye gitmekten vazgeçmiş görenler, bilmeyerek, onu hayvan seviyesine indirmek isteyenlerdir. Münekkit ise, her beşerî marifetin hâlâ geliştirilmeğe muhtaç olduğunu bağırmakla, her sabah, insana hayvan olmadığını hatırlatıyor.

ÜSTAT

Bir cemiyette ahlâk ve âdetlerin ne suretle değiştiğini kelimelerin istihalesinde görmeli. “Üstat” kelimesinin son senelerde aldığı mâna, bu bakımdan, küçük bir tetkike değer!

Eskiden “üstat”, herkesçe tasdik edilmiş ehliyetlere verilen büyük bir pâyenin ismiydi. Üstat, dâhiden bir derece aşağıda idi: Üstat Ekrem, edebî mertebede Dâhi-i Âzam’ın arkasından gelirdi. Üstat, ehliyetin son olgunluk merhalesini ifade ettiğinden yaş, baş ve sakal mefhumlarını da içine alırdı. İhtiyarın saygı gördüğü, sakalın çenede çirkin görünmediği devirlerde, “üstat” kelimesinin de utanılacak bir mânası olamazdı.

Son senelerde, maddî hayat zevkinin istilâ edici bir şekil almasıyla, üstat kelimesinin de yavaş yavaş itibardan düştüğü görülür:

Ak saçlı Anatole France, bu kelime ile kendisine hitap edilmesine hiç tahammül edemezdi. Anatole France’ın kâtipliğini uzun seneler yapmış olan bir yazarın geçenlerde yayınladığı hâtırat kitabında» “üstat” hitabı karşısında, yaşlı ve büyük san’atkârın zarif hiddetini nakleden satırları okumağa değer. Bizde bu kelime, şimdi, yarı yarıya küçümseme ve alayı içine alan bir garip şaka lâfzıdır. Üstat, okuyup yazmakla vaktini boşuna geçirmiş bir aptal ve bir bunağın sıfatı şeklinde mânidar bir tebessümle söylenir.

Bu kelimenin macerası, birçok sosyal kıymetlerin etrafımızda nasıl değiştiğini gösterir.

GARDEN BAR’DA KONUŞAN İKİ ADAM

— Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne derilerindeki beyazlık insan derisi beyazlığı, ne gözlerindeki siyahlık, insan gözü siyahlığı, ne dudaklarındaki kızıllık, insan dudağı kızıllığıdır. Tabiatın eserleri hiç de bu sahne yaratıkları kadar güzel değil! Kırmızı, san, yeşil, siyah boyalar, renksiz etleri, çipil gözleri, soluk dudakları değişikliğe uğratarak, harap uzviyetlerden birer gençlik ve güzellik mucizesi vücuda getirmiş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi, yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri? Bunların altında hakikî çehreyi hiç görmek kabil mi? Boyalar olmasa bilmem kadın ne yapardı?

— Kadın ne yapardı bilmem… Fakat boyalar olmasa bilmem ki göz nasıl boyanırdı?

GUREBAHÂNE-i LAKLAKAN

On-on beş sene evvel, bir tatil haftasını geçirmek için Bursa’ya gitmiştim. Üç dört saatlik hazin, kirli, eğlencesiz bir vapur seyahatinden sonra, ovalar içinde iri bir tırtıl ağırlığıyla sürüklenen ufak bir tren beni aynı günün akşamında, karanlık bir duvar gibi semalara kadar yükselen Keşiş’in eteğindeki yeşil şehre bırakmıştı.

O sırada İstanbul’un okur-yazar gençleri arasında “mimarî” bir milliyetçilik hüküm sürüyordu. Herkes evvelce işitilmemiş eski bir mimar ismini bulmakla iftihar ediyor; makaleler ihtiyar mermerlerin mâna ve asaletinden bahsediyor; şiirler kemer ve sütunların güzelliğini söylüyordu. Edebiyat lisanı duvarcılık ve marangozluk tabirleriyle dolmuştu. Türk medeniyetinin ölçüsü münhasıran “mimarî” olmuştu. Mimarî münakaşalarıyla yer yer dostluklar kuruluyor, düşmanlıklar vücut buluyordu. Millî şuurun uyandırdığı derunî kuvvetler henüz büyük felâketlerin çekiciyle dövülmemiş, bugünkü olgunluğuna erişmemişti. Bu kuvvetler havaî fişenkler şeklinde, hayatın gecesinde, renkli ateşlerden akıcı nakışlar çizdikten sonra dağılıp gidiyordu.

O sırada Bursa’da benim de ne yapacağım tabiî belli idi: Âbideleri görmek, nakışlar ve çinilere dair tetkiklerde bulunmak, düşünmek, not almak ve nihayet mimarînin “tarih” ve estetik” ine dair az çok uydurma yeni bir keşifle zengin, gelecek münakaşalar için yerinde toplanmış kuvvetli vesikalarla silâhlı olarak İstanbul’a dönmekti. Öyle yaptım.

Çekirge’de Hüdavendigâr türbesini ziyaret ettim, Türbedarın bana üç yüz senelik diye gösterdiği bir Kur’an’ın yazı ve tezhibine takdir ve hayretle baktım. Türbenin kudsî ölüsü Sultan’ın ceylân derisinden bir seccade, bir zırhlı gömlek ve bir miğferden ibaret savaş mirasına korkuyla ellerimi dokundurdum. Muradiye’ye gittim, türbenin rengârenk çini bahçesinde, erimiş yakuttan lâle ve karanfillerin havasında uzun müddet oturarak düşündüm.

Diğer bir gün Yeşil Cami’ye gittim. Duvarları kaplayan yeşil çiniler bu mâbedin içine esrarengiz bir denizaltı aydınlığı veriyordu. O aydınlıkta kayyumla karşı karşıya oturarak nakışlar ve oymalar hakkında uzun uzun konuştuk. Kayyum, “garip şey” diyordu, bir zamandan beri İstanbul’dan gelenler hep bana sorduğunuz sualleri soruyor? Yabancıların ziyaret ettiği camilerdeki sarıklı hademelerin çoğu gibi bu hoca da zeki, geveze ve safvetsizdi. Bana camiin Vefik Paşa zamanında De Parville isminde bir Fransız mimarın nezareti altında gömülü olduğu topraklardan çıkarılıp tamir ettiği zaman çalınmış olan çinilerinden bahsetti. Ve bu iş hakkında daha fazla tafsilât almak istiyorsam Bursa’da elli altmış seneden beri yerleşen Türk dostu ve Türklere has san’at meraklısı Greguvar Bay ismindeki zatla görüşmemi tavsiye etti. Bu ismi ilk defa işitmiyordum, birçok Fransız yazar ve edibinin Doğu’ya dair yazılarında bu isim, güller ve çiniler arasında yaşamak ve ölmek için Bursa’da inzivayı seçmiş garip bir san’at delisinin adı olarak geçiyordu. Ziyaret için müsaade istemek üzere kendisine yazdığım mektuba aynı gün cevap aldım.

Ertesi günü öğleden sonra Sedbaşı’ndaki evinde beni bekleyecekti.

Bay, beni bahçesinde, çınar ve dut ağaçlarının gölgesinde kabul etti. Sigaralar yaktık, kahveler içtik. Biraz sonra gümüş bir tepsi içinde “ahududu” şerbeti getirdiler. Işıkta parıl parıl yanan billûr kadehlerdeki buzlu, güzel kokulu al içki ile boğazlarımızı serinlettik ve sırma işlemeli ipek peşkirlerle dudaklarımızı kuruttuk. Biz konuşurken ikide bir, bahçenin bülbül sesleri ve serçe cıvıltılarıyla dolu yeşil derinliklerinden, elinde taze dut dolu bir tabakla başı örtülü bir genç hanım veya kırmızı şalvarlı bir kız çocuğu çıkıyordu. Madam Bay her birine hâlis Türkçeyle “güle güle… ne zaman isterseniz yine gelin… kendi bahçeniz gibi…” diyordu.

Mösyö Greguvar Bay’a, birçok yazar ve şâirlerin kitaplarında tarifini okumuş olduğum, tarih ve edebiyata geçen köşkünü görmek ve kendisini tanımak için geldiğimi söyledim. Zavallı adam memnun oldu. Greguvar Bay’m “deha” dan mahrum bir nevi Pierre Loti olduğunu iki üç söz teatisinden sonra anlamıştım. Yegâne eseri evi idi. Zevkinin merakı tahrik edecek bir çekiciliği olduğunu öğrenmekten derin bir haz alıyordu.

Evvelâ köşkü gezdirdi. Bu köşkte Muradiye’nin çinilerini taklit suretiyle Kütahya’da yaptırılmış renkli bir duvar parçasından başka dikkate değer bir şey görmedim.  Zaten Greguvar Bay köşküne fazla kıymet vermiyordu. Hayatının şaheseri bahçenin terk edilmiş bir köşesindeki “Gurebahâne-i laklakan” (Leylekler Bakımevi) idi. Bu gülünç adın sebebini Greguvar Bay bana sonra anlattı. Köşkten çıktık ve bahçenin her noktasında uzun uzun durup konuşarak dolaştık. Her bir adımda ev sahibi bahçesinin ayrı bir hususiyeti hakkında tafsilât veriyordu:

— Bahçeyi bakımsız buldunuz değil mi; bahçenin bu terk edilmiş ve perişan halini kendim istedim. Sarmaşıkların, örümcek ağları şeklinde, biri, birine geçip bütün ağaçları kaplaması için senelerce bekledim.  Bu ağaçlara insan başları manzarasını vermek, dallara bu azgın gelişmeyi aldırmak, hâsılı bahçeye serbest bir orman manzarası verdirmek için bilseniz ne kadar çalıştım. Türk san’atının muhabbeti bana “tabiat” muhabbetini öğretmiştir. Tabiatı kayda tâbi görmek bana şimdi eza veriyor. Bir bahçe için bir ormana benzemekten daha fazla bir güzellik tasavvuru kabil midir?  Şimdi Le Nötre usulü fransız bahçeciliği bana bir çirkinlik ve bir mânasızlık gibi görünmektedir.

Sonra, bana bahçesindeki ağaçların ayrı ayrı seçilmesinin hikmetini anlattı:

— Belki dikkat ettiniz. Etrafınızdaki ağaçlar ekseriyetle söğüt ve selvidir.  Bahçemin ölüm ve ahiret kokusu dağıtabilmesi için bu cins ağaçlan tercih -ettim. Etraftan burnunuza gelen bu mezarlık kokusu işte bu yapraklardan dağılıyor Mezarlığı hiç bir millet sizin anladığınız güzel tarzda anlayamamıştır.  Frenk Mezarlığı ölümün tatlı ve haşin güzelliğini bozar. Orada, sanki taşları daha dik ve köşeli yapan buzlu bir hava dolaşır, sanılır ki her ölü süslü ve sağlam mezarının kapısı arkasında, kendini beğenmişçe bir hırsla saklanmış rahatsız edici ziyaretçiye saldırmağa hazırlanmış bekliyor. Hıristiyan mezarlığının ağır sükûtunda hissedilen âdeta düşmanlıktır. Halbuki sizin mezarlıklarınızın havasında her türlü maddî endişelerin gerginliğinden kurtulmuş bir gülümseme dolaşır. Müslüman mezarlığında insan her ölü için durup ağlamak ister, o kadar her ölü munis ve cana yakındır. Mezarlıklarınızı şehirlerin ortasında kurmakta da haklısınız. Bunlar öyle bahçelerdir ki ağaçlarının yetiştirdiği meyveler, yaşayanların tatması lâzım gelen his ve fikir meyveleridir. Bahçeme mezarlık kokusunu neşredecek ağaçlar dikmekle baharını hazanla yumuşatmak ve ona her mevsim için “fikir” in acı lezzetini vermek istedim.

Bahçenin ötesine berisine dağılan, tepesi sivri, altı geniş, kısa çamlardan birinin önünde durup anlattı:

—  Bu çamları sebepsiz bahçeme dikmedim. Türkçe ismini maalesef bilmediğim bu ağacı dönen mevlevîye benzettiğim için severim. Bakınız bu çam, dönüş havasında açılmış bir mevlevî tennuresini andırmıyor mu? Bu çamlara baktıkça sanıyorum ki bahçem büyük bir semahanedir ve içinde nebatî mevlevîler yer yer, kendinden geçmiş, bülbüllerin ahengiyle dönüyor.

O sırada yan yana birkaç odadan ibaret, harap ufak bir binanın önüne gelmiştik. Mösyö Greguvar Bay:

– İşte Gurebahâne-i laklakan! dedi. Biliniz ki bahçemin bu köşesi hakikat halini almış kendi hayâlimdir. Bu harap üç oda ile onları çeviren bu bahçe köşesinde ömrümün bu son günleri sükûn ve tahayyül içinde geçiyor. Fırsat buldukça buraya sığınırım. Zevcem bile bana burada refakat etmez. Bu inziva, yerinde arkadaşlarım yalnız sakat ve ihtiyar bir iki leylektir. Bilmem Bursa’yı gezerken gördünüz mü?

Haffaflar çarşısının ortasında bir meydan var. Bu meydan sakat bazı hayvanların darülacezesidir. Kanadı veya bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, kör veya sağır baykuşlar burada halkın sadakasıyla geçindirilir.  Haffaf esnafın aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı sakat leylekler kadar âciz bir ihtiyar, sadaka parasıyla her gün işkembe alır, temizler, parçalar ve insan merhametine sığman bu zavallı kuşlara dağıtır. Haffaflar çarşısındaki leyleklerin bir iki tanesini buraya aldım, ben de but ihtiyar kuşlardan farklı mıyım? Bu köşe onlar ve benim için bir gurebahânedir. Son günlerimizi burada birlikte yaşayıp bitireceğiz. Onun için pavyona “Gurebahâne-i laklakan” ismini verdim.

Gerçekten kanatları kırık bir leylek, beyaz elbiseler giyinmiş bir hasta gibi uzakta, ağaçlarım arasında melül melül dolaşıyor ve iki de bir, dallar ve yapraklar arasında görünen mavi ve serbest sema parçalarına kırmızı yuvarlak gözleriyle durup bakıyordu.

Pavyonun üç basamaklı tahta merdiveninden çıkarak birinci odaya girdik. Girdiğimiz oda “Sadi” odası idi. İçindekiler itibariyle Türklere has eşya, satan antikacı mağazalarından hiç farklı olmayan. bu küçük odanın dört duvarı, yerden tavana kadar çinilerle kaplı idi.  Sâdi’nin bir İngiliz tarafından Hindistan’da elde edilen meçhul bir şiiri, çini üzerine, gayet güzel bir talik ile yazılmış, kapıya kargı gelen duvarı boydan boya kaplıyordu. Çininin diğer nakışları girift güller, yapraklar ve bülbüller idi. Bu oda âdeta cansız ufak bir gülistandı. Ona kokularını, seslerini, gölgelerini dışarıdaki bahçe gönderiyordu.

Greguvar Bay hararetle anlatıyordu:

— Bu çinileri en meşhur çinilerden kopye ettirdim. Sâdi’nin bu şiirini hattat Hâfız’a (Maalesef ismi hatırımda kalmadı) yazdırdım. Bu adam Türk hat ve tezhibinin Bursa’da son üstadıdır. Çarşıda küçük bir dükkânda, son şaheserlerini, artık güzelliği anlamayan bir neslin kayıtsızlığı içinde meydana getiriyor. Bu adam ihtiyardır ve açtır. Nerede ise ölecek, gidiniz, tanıyınız ve teselli ediniz.

Geçtiğimiz ikinci oda “Gül ve Bülbül” odası idi. Bu odanın duvarları da birincisi gibi çini kaplıydı. Greguvar Bay odaya neden “Gül ve Bülbül” ismini verdiğini anlattı:

— On on beş sene evvel beni ziyarete gelen bir Avrupalı ile Doğu dillerinin zenginliği hakkında bir münakaşamız olmuştu. Bu adama demiştim ki yalnız “gül” kelimesinin iştikak ve birleşmesinden yüzlerce sıfat, yüzlerce isim vardır, iddiamı ispat için bu odanın duvarlarına “gül” kelimesiyle terkip edilen bütün kadın isimlerini yazdırdım: Gülizar, Gülbû, Gülruh ilh…

Bu isimler nefis bir sülüsle, ufak renkli daireler içine yazılmış ve çininin çeşitli nakışları içine dağıtılmış idi. “Gül ve Bülbül” odası da “Sâdi” odası gibi eski Türk san’atkârlarının el işleriyle, mercanı ve fildişi saplı bağa kaşıklar, oklar, leğen ve ibrikler, gümüş aynalar, mangallar, nargileler, halı parçaları, çevreler, kitap ciltleri ve buna benzer eşya ile dolu idi.

Greguvar Bay her parçayı itina ile eline alıyor, aydınlığa tutuyor ve her noktası hakkında estetik ve tarihî birçok tafsilât veriyordu. Her odanın ziyareti bir saat sürmüştü. Üçüncü ve sonuncu odaya geçtik. Bu oda “Vefik Paşa” odası idi.

—  Merhum Vefik Paşa dostumdu. Bursa’yı hatıralarıyla doldurmuştur. Onun için Türk san’atını ve Bursa’yı sevenler için bu vezirin hâtırası azizdir. Güneşe kavuşturduğu Yeşil Cami onun bu şehre bir hediyesidir. Tamirden evvel Yeşil Cami bir harabe, bir süprüntülük idi. içerisi toprakla, molozla dolu ve kubbesi birçok yerlerinden çatlamış, yıkılmak üzere idi. Tamiri bir müşkül mes’ele idi. Vefik Paşa bu iş için Fransa’dan meşhur mimar De Parville’i Bursa’ya çağırdı. De Parville camiin içini temizletmekle işe başladı. Camiin yeşil çini hazinesi işte bu ameliyeden sonra hayran gözlerimize kendisini gösterdi. Sonra kubbesi demir çemberlerle tutturulup çatlaklara çimento dökülerek kubbe sağlamlaştırıldı. Pek eski bir âbide olan Yeşil Cami’in bu yenilik hâli işte bu tamirden ileri geliyor. De Parville Yeşil Cami’in tamiri dolayısıyla tetkik ettiği Türk mimarîsi hakkında kıymetli bir eser yazmıştır. Bu eserin nüshaları pek nâdirdir. Bana hediye ettiği nüshayı köşkte, eski bir Türk cildi içinde saklıyorum. Zannederim ki İstanbul’da Arkeoloji müzesi kütüphanesinde bu kitabın bir nüshası daha var. Bu odanın tavanını eski bir Türk konağının harabesinden satın aldım ve dağıtmadan olduğu gibi yerinden söküp buraya taşımak, buradaki yerine yerleştirmek için bilseniz ne zahmetlere katlandım, ne fedakârlıklara razı oldum, bakınız… Aradan geçen bunca asırlara rağmen hâlâ renkleri, altınları ve oymaları bozulmayan bu tavan tek başına bir medeniyet ispatı değil mi?

Bütün bu eşya ve mimarî etrafındaki gezintiden ve duruşlardan Vefik Paşa odasına gelince ziyaretçinin nasıl yorulacağını tahmin etmiş gibi, Greguvar Bay, bahçeye ve uzakta Nilüfer ovasına bakan Türk işi demir parmaklıklı pencerelerin önüne yumuşak ve derin sedirler koydurmuştu. Kendimi bu sedirlerden birine atarak bir müddet dışarıdan gelen yaprak hışırtılarını ve dereden akan su şarıltısını gözümü kapayarak dinledim. Greguvar Bay’m Türk san’atını sevişi ve anlayışı birçok yabancılarınki gibi hoşuma gitmemişti. Fikrimi açıkça söyledim:

—  Mösyö Bay, bilmiyorum niçin, siz yabancıların Türk ve umumiyetle Doğu san’atını takdir edişinizde izzetinefsi yaralayan bir şey var. Görmekten geldiğimiz “Gül ve Bülbül” odasında iken bana eski bir leğen kapağını göstermiştiniz ve bakır levha üzerinde ufak deliklerden yapılmış nakışlara karşı, ifratı bile aşan bir hayretle, şaşmış görünmüştünüz; fazla beğenmiş olmaktan ziyade fazla şaşmış… Eserlerimize karşı hayretiniz -bize öyle geliyor ki— zekâlarımızı hakir görmenizden ileri geliyor. Biz hayret verici değil fakat hayrete değer derecede güzel şevler yaptık. Üç dört bin sene evvel ehram yapılmış, Lüksor tapınağının sütunları dikilmiş ve bütün bunlar, bizim gibi iki kollu, iki bacaklı, fakat tecrübe ve ilimce bizden sonsuz derecede aşağı olması lâzım gelen insanlar tarafından yapılmış iken, bugün veyahut üç yüz sene evvel, bakır bir levhayı süslü bir dantelâ haline koymuş olmakla bir insan için acaba hayrete değer ne olabilir? Mucizeler vasıtaların iptidaî olduğu devirlerde olurdu. Bugün ise insan için uçmak bile mucize değil! Şu kadar bin kiloluk bir ağırlığı, eskiden kervanların on günde kat edemediği mesafelere, bir saniyede fırlatmakta bile artık bir fevkalâdelik yok. Belki kunduzun dişleriyle ağaç rendelemesi hayret vericidir, fakat insanların bir bakır levhayı oyması hiç öyle değil!

Muhatabım biraz düşündükten sonra, samimiyetinden şüphelendiğim tatlı bir eda ile, itirazlarıma cevap verdi:

—  Hayret etmemek için sebep olarak saydıklarınız bizi aksine hayret etmeğe sevk ediyor. Zamanımızda her işini makineye bırakan insan eli, artık kendi ustalığıyla güzelliği yaratmakta acz gösteriyor. İnsan eseri olan makine, insan elini âdileştirmiştir. Eski ellerin güzel eserlerini gördükçe bugünkü soysuzlaşmış insan elinin vaktiyle nelere kadir olmuş olduğunu düşünüp şaşmamak mümkün değildir. Eski Mısır, Babil, Keldan, Yunan ve Fenike eserleri, eski Arap ve İran eserleri bizi bugün hep bu düşünceyle hayret ettiriyor. Hayretimiz bugünkü insan elinin aczinden ileri gelir. Bunun içindir ki dev gibi makinelerle kolayca açıldığını bildiğimiz Panama kanalına karşı hiç bir alâka duymayan hayâlimiz iki yüz sene evvel, Bursa’da, Konya’da, İzmir’de bir genç kız elinin işlediği ipek çevrenin iptidaî sırma nakışları önünde zevkle heyecan ve hayrete düşüyor.

Bu bahis üzerinde bir iki fikir daha teati ettikten sonra Vefik Paşa odasından çıktık. Artık akşam olmuştu. Dışarıda, bahçeye bakan, üstü örtülü bir teresada küçük bir iskemle üzerinde, eski zaman işi büyük bir sini duruyordu. Sininin üstünde, çepçevre tahta kaşıklar ve yerde sini etrafında birer küçük minder dizilmişti. Yapraklar içinde kaybolan mermer bir levha üzerinde, Pierre Loti’nin bu sofrada Yeşil Cami imamlarıyla iftar ettiği akşamın tarihi kazılmıştı. Madam Bay bize çayı “Gurebahâne-i laklakan” civarında, her tarafı gül yaprakları içinde kalan bir kameriye altında hazırlatmıştı. Eski saz sandalyelere uzandık, nefis bir Çin çayından yudumlar içerek etrafta koyulaşan akşam lâcivertliğine ve bir köşesinde ince bir hilâlin belirdiği yeşil semaya daldık ve sustuk. Uzaktan su ve ezan sesleri geliyor, hava akşam dumanlarının ailevî kokularıyla doluyordu. Yarasalar bize dokunacak kadar yakın geçiyordu. Uhrevî ve sert kokularını daha kuvvetle yaymağa başlayan bahçenin her tarafında şimdi yeşil mevlevîler daha vecdle, daha rahatla dönüyordu…

Bursa’dan ayrıldıktan sonra Greguvar Bay’dan bir daha bahsedildiğini işitmedim. Bursa’da öldüğünü pek çok sonra öğrendim.

MİZAH

Bundan üç dört sene evvel meşhur karikatürcü Forain’in Fransız Akademisine aza seçilişi bütün dünyayı hayret içinde bırakmıştı. Zira Forain büyük kudretine rağmen bir “güldürücü” idi ve bu itibarla ilim ve edebiyatı barındıran vakur binanın çatısı altında yeri olmamak lâzım geliyordu.

Gerçekten dünyanın her tarafında san’atı, her ne vasıta ile olursa olsun, diğerlerini güldürmekten ibaret olan adam halk tarafından yalnız hor görülmeye hedeftir.  Bu umumî telâkki tesiri iledir ki mizah: Yazıda edebiyatın, resimde san’atın ve sahnede tiyatronun en şerefsiz ve en aşağı yeri addedilir. Halk lehçesi “Güldürücü” nün sosyal mevkiini dikkate almıştır; her dilde ona verilen isimler paskal, maskara, soytarı gibi lâfızların eşidir. Bu gibi kelimelerin, hiç bir dilde saygı ve teveccühü ifade etmediklerini ayrıca söylemeye lüzum var mı? Hayvan çehresinde “gülüş” ü tecelli ettirecek uzvî tertibatın kıtlığından mı, yoksa hayvan ruhunun neş’eye kabiliyetsizliğinden mi nedir, herkesin bildiği felsefe ve mantıkta gülmek kabiliyeti, başlı başına, insanın üstün bir vasfı ve zekâsının bir işareti addedilir.

Bir mizah yazarı, bana bir gün, hoş görmediğim bir tarzda taarruz etmek istemişti. Tecavüzden, neş’esiz bir dakikamda haberdar olduğum için cevap vermeyi zarurî addetmiştim. Bana verdiği cevapta: “Be hey hayvan! Ne kızıyorsun? Gülmenin insanın, şanından olduğunu bilmez misin?” demişti. Şimdi, burada söyleyeyim ki gülmek hassasının yalnız insana mahsus olduğuna ben hiç kani değilim.

Diğer hayvanların gülemeyeceklerini biz nasıl, kendiliğimizden bilebilir ve nasıl düşünmeden iddia edebiliriz? Sopa altında merkebin neş’eye hali mi: var? Otlamaktan ve uzun barsaklarını doldurmaktan koyun ve keçinin gülmeye vakti mi var? Her köşede ve her delikte çelikten korkunç dişlerini şimşek sür’atiyle kilitlemeye hazır binlerce ustalıklı tuzağın tehlikeli çemberi içinde yiyecek ufak bir gıda kırıntısını aramakla meşgul, aç ve perişan farenin gülmeyi hatırına getirmesi için cidden çıldırmış olması lâzım gelmez mi?

Fakat “gülüş” istediği kadar insanın bir üstün vasfı mahiyetinde olsun, halk nazarında gülüş hiçbir zaman gözyaşının vekar ve asaletine sahip değildir. Manakyan ayarında bir dram san’atkârının ismine dün ciddiyet izafe etmekte hiç kimse tuhaflık bulamazken, zamanımızın iki hâlis üstadı olan Nâşit ve Dümbüllü İsmail Efendilerin adlarını gülmeden söylemek her halde, ciddî bir toplantıda insanı derhal dışarı attırmaya yetecek bir hatadır. Sanki güldüren adam karşısındakine neş’eyi verirken aynı zamanda kendine karşı saygısızlığı da telkin etmiş oluyor.

İtiraf etmeli ki “gülüş” ruhun asil bir faaliyeti eseri değildir. Hiç kimse kendine gülmez; güldüren, diğerinin aczi, kusuru ve dalgınlığıdır ve gülen, kendinden fazla memnun olan gururumuzdur. Fikir yaratmakta veya düşman gözetlemekte veyahut sonsuz suya veya gökyüzüne bakıp düşünmekte olan adam gülmez, “aşk” ın çehresi “hüzün” ün çehresi gibi sakin, ölçülü ve haşindir. Ruh, neş’e sahasında, ancak tebessümün dudaklar üzerinde çizdiği hatta kadar ileri gidebilir, zira ondan sonra etin kabalığı ve karışıklığı başlar. Gülen bir adamın çehresinde gerilen dudakların açık bıraktığı iki çıplak diş sırası, hayvan sırıtmasını andırmaktan uzak olmadığı kadar gülmeyen bir insan ve bilhassa gülmeyen bir kadın çehresi, ilâhî bir çehre olmaya yakındır.

“Mizah” ın diğer san’atlar arasındaki bu hakîr ve alçak vaziyetine rağmen, Forain’i ilk karikatürcü olarak Akademi âzalığına seçtiren sebep neydi? Sebep şu idi ki Forain’in çizgisi, alelâde bir soytarı şakşağı değil, Moliere’in kalemi ve Nasreddin Hoca’nın nüktesi gibi fenaların sırtında bir kırbaçtı. Forain’in gülünç yaptığı, çirkinleştirdiği ve halkın istihzasına fırlattığı şey, malûm uzvî ârızalar, bönlük ve alıklık değil, zararlı zekâların kaynağından doğmuş insan kusurları ve cemiyet bozukluklarıdır.  Kahkahası, semavî bir gazabın akisleri gibi, yalnız zâlimlerin yüzünü sarartır. Sırf mazlumlara, mağlûplara ve düşkünlere karşı derin merhameti sevkiyledir ki, mes’ut olanların boğazına salardı. Forain’in karikatürü şefkat ve merhametin tesirli bir telkin vasıtası idi.

Bir tarih dönemecinin fırtına ve rüzgârları ortasında yıkılmış köhne bir dünyaya karşılık meydana getirilecek yeni âlemin bir an evvel gök ve havaya doğru yükselebilmesi için, en hakir kuvvetlerin bile harekete gelmeye mecbur olduğu şu dakikada, ahmağa iğrenç bir neş’e, cinslere karşılıklı ürpermeler teminiyle meşgul; kudretin tokadından korkan, yalnız acz ve zaafa saldıran kendinden zayıflara gücü yeten mizahımız için Forain’in o merhametle titreyen kalemi ne feyizli bir tefekkür ve vicdan muhasebesi konusu olabilirdi

Frankfurt Seyahatnamesi / HARİKULADE / MUKADDİME

İnsan, hayatının tatsızlığından ve etrafında görüp bıktığı şeylerin o yorucu alelâdeliğinden bir müddet kurtulabilmek ümidiyle seyahate çıkar. Bu bakımdan seyahat “Harikulâdelikler avı” demektir.

Keskin akıllılar “Harikulâde” nin zamanımızda artık bir mânası kalmadığım söyleyebilirler. Harikulâde hiç bir zaman hakikat sahasında var olmamıştır ki bundan böyle olsun. Başka bir münasebetle de söylediğim gibi, sırf kendi zihnimizin bir çalışma mahsulü olan ve sinema gibi bir kaynaktan dışarıya, vuran “harikulâde”, birkaç alelâdenin birleşmesinden meydana gelir. Öküz alelâdedir, ağaç aleladedir vakta ki öküz ağaca çıkar, harikulâde vücuda gelir. Eski milletler, dinleri için lâzım olan tanrıları hep bu düstur ile yaptılar. Yunanlılar, insan bedenini beygir vücuduyla birleştirerek Centaure denilen mitolojik yaratığı, Asurlular, insan başını öküz vücudunu ve kartal kanadım hep bir yere getirerek büyük mabudlarını yarattılar.

Bu ameliye, hayâl yaratıcı şâirin her dakika, yaptığı ameliyedir. Hele geçici bir şâir olan seyyah yabancı âlemler içinde kendisine ârız olan cahillik sayesinde etrafını daima uydurucu bir gözün hayretleriyle görecektir. Evliyâ Çelebi’nin eski Türkiye’si, Comte de Gobineu’nun Afganistan’ı ve İran’ı, Pierre Loti’nin İstanbul’u, Paul Morand’ın New York’u, ancak seyyah gözünün yoktan yaratıp görebileceği birer harikulade hayâldir.

İşte şâir ve seyyahın bu akrabalığı yüzündendir ki seyahat yazısı, hiç bir dil hünerine muhtaç olmaksızın, bir şiir kitabının kardeşidir. Seyahatname okumanın tadını öteden beri bilirim. Bütün çocukluğum onları okumakla geçti. Kış geceleri dışarıda rüzgâr ulurken, bir gaz lâmbasının ışığını göz bebeklerimde, iki altın nokta gibi taşıyarak zengin bir ateş karşısında, rahat bir koltukta okuduğum o Afrika ve Amerika seyahatnamelerinin masum ve namuslu üslûbundan aldığım tadı bana pek az edebiyat eseri verebilmişti.

Bu edebiyatın rengini ve lezzetini pekiyi bildiğim için dıştan çok içten bahseden bu renksiz ve vak’asız küçük kitabıma “Seyahatname” ismini vermekle okuyucuyu aldatmış olmaktan korkuyorum.

İÇ SIKINTISI

Sekiz saattir trendeyim.

Tren boş ve neş’esiz.

İçim sıkılıyor.

Yolun iki tarafında memleketler, kıt’alar akıp gidiyor, fakat göz için yeni hiç bir şey yok. Beş dakikada bir pencere değiştiriyorum: Aynı ağaçlar, aynı yollar, aynı dereler, uzun bir baş ağrısı gibi yolun iki tarafında tekrarlanıp duruyor.

Rabbim! Şu manzara dedikleri ne sıkıcı bir şeymiş!

Elimde büyük bir şâirin harikulâde kitabı var. Trenin anlatılmaz can sıkıntısını gidermek için kitabın büyülü nesrini mi okumalı, yoksa şu pencerelerin dışında bin bir renkle kaynaşan fakat bir türlü değişmesini bilmeyen hayatın dümdüz şeridini mi seyretmekte devam etmeli?

İşte halledilecek küçük bir mes’ele:

Gerçi hayat, kitaba sığmayacak kadar geniştir; fakat tekrarlarla doludur. Kitap, tabiatta en büyük olan şeyin yani insanın en güzel balını taşımak itibariyle tabiatın genişliğine sahip olmağa muhtaç olmaksızın ona üstündür. Tabiatta insanın en büyük şey olduğuna şüphe etmemeli. Zira en karanlık bir Afrika’nın en kuzgunî vahşisi bile, en akıllı bir fil, en tedbirli bir karınca ve en çok gelişmiş bir baobap ağacına zekâca bir milyon kere üstündür.

İnsan zekâsı, tabiatın içinde değil, tabiatın yanında, ayrı bir kuvvettir. Tabiatı beğenmediği için, değil midir ki insan zekâsı, şiiri, mimarîyi, musikîyi, dansı ve onların yanında, büyük küçük şu bir sürü hayat san’atlarını yaratmıştır? Hayatımıza tat veren zevklerin hakikî yaratıcısı olan insan zekâsının saf bir eseri olduğu için kitap, tabiattan büsbütün ayrı, ondan daha lezzetli ve ondan daha dinlendiricidir.

Kitabımı okuyorum.

FAUST’UN MÜREKKEP LEKELERİ

Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

– Eski şehri gezdin mi?

– Rothschild’lerin evine gittin mi?

– Goethe’nin evini gezdin mi?

Frankfurt şehri meşhur zengin Rothschild’in ve şâir Goethe’nin vatanı olmakla iftihar eder. Vardığımın ilk günü Goethe’nin evine koştum. Romanyalı hasta arkadaşımla beraber.

Gün pazardı. Eski bir İstanbul sokağını andıran gürültüsüz, tenha, teiniz, loş bir sokakta eski bir İstanbul konağının tokmaklı kapısı önünde durduk ve bir elektrik zilinin düğmesine dokunduk. Goethe ne kadar büyük bir şâir olursa olsun, ölümünden yüz sene sonra, bütün duvarları, bahçeleri, meydanları taze sarı çiçeklerle dolduran bu neş’eli ve güneşli sonbahar sabahında loş bir sokaktaki loş evinde kendine kâfi bir müşteri kalabalığı bulabileceğin pek de ummuyordum. Şahlanan maddiyatın ruhunu yok etmesi gerekiyorsa, artık harikulâde fennî keşifleri sayılamayacak bir hale gelen, gökte koca Zeppelin’i uçurup kuşları eski bir makine gülünçlüğüne düşüren, Atlantik’te Bremen vapurunu işitilmemiş bir hızla kaydıran, hava azotundan “sun’î gübre”, odundan “şeker”, kömürden “benzin” çıkaran şu altın gözlüklü, kenevir saçlı, golf pantolonlu kimya savaşı hazırlayıcıları genç “Herr Doktorlar” vatanında eski bir şâirden başka bir şey olmayan Goethe’yi ölümünden yüz sene sonra ziyaret edecek iki kişi bile bulunamaz diye düşünüyordum. Meğer aldanmışım. Bir mezara inecekmişim gibi soğuk bir ürperme ile açılan kapıdan içeriye girince hayretten dona kaldım. Burada ruhun aydınlığı bir şafak ışığı gibi yüzümüze vurdu. Evin içi talebe yaşında çocuklardan, kızlardan, şık kadın ve erkeklerden, yaşlı efendilerden meydana gelmiş gayet temiz ve heyecanlı, büyük bir kalabalıkla dolu idi. Bunların hepsi de Alman’dı, yani bizim gibi merakın oraya çektiği seyyah ve yabancı cinsinde boş kayıtsız bir gölge yığını değil.

Frankfurt’un zengin iki üç ailesinden birine mensup olan Goethe’nin konağı kuyulu idi. O zamanlar kuyusu olmak bir aile için mühim bir imtiyazdı. Ancak Rothschild’lerin, Goethe’lerin kuyusu vardı. Halk için sokakta çeşmeler akardı. Mutfakta Goethe ailesinin muhteşem kuyusuna saygıyla baktık. Mutfağın duvarları üzerinde dizili duran elli altmış tatlı ve pasta kabı Goethe’nin annesinin ne sıcak bir ev kadını olduğunu gösteriyordu. Ev, olduğu gibi muhafaza edilmişti. Bütün pencereler eskisi gibi çiçekli ve tül perdeliydi. Şâirin hâtırası bu evin her tarafında nefes alıyordu. Yüz sene evvel içinde can verdiği oda, memleketin her tarafından yeni gönderilmiş çelenk yığınlarıyla dolu idi. Sanki şâirin cesedi henüz kaldırılmamıştı ve havada esen şan ve şerefinin kokusu o sabah açmış iri bir kırmızı gülün kokusu gibi taze ve kuvvetliydi.

Nihayet şâirin çalışma odasına vardık. Kafileye kılavuzluk eden memur, üstü baştanbaşa mürekkep lekeleriyle kaplı eski bir yazı masası önüne gelip de “Goethe Faust’u bu masa üzerinde yazdı. Bu lekeler Faust’un lekeleridir!” dediği zaman kalabalığın son dereceye varan merakı ve heyecanı, ışık halinde gözlerden taştı. Herkes o mukaddes gölgeleri yalandan görmek için, medenî nezaketi unutarak masaya yaklaşmak üzere kendine bir yol açmağa çalışıyordu. Bu hayran gözlerde lekeler, mürekkep lekeleri değil, fakat bir ebedî lâcivert semada, nâmütenahî yıldız serpintileri idi.

BEŞ ALMAN’IN KEYFİ İÇİN

Gürültüsüz, kibar bir mahalle. Güzel bir kapı. Gişeden biletlerimizi alarak büyük şehir bahçesine giriyoruz. Soluk inci renginde, titrek bir aralık sabahı. Bütün sıcak yaz günlerinde kuşlara ve böceklere yuva olan yapraklar, şimdi güzel mevsimin sırları ile birlikte yerlere dökülmüş, yığın yığın, ayaklar altında çıtırdıyor:

— Bu kadar çok yaprağı Almanlar mümkün değil hiçe feda edemez. Acaba bu kuru yapraklardan bunlar ne yaparlar?

— Kim bilir, belki çelik, belki ipek, belki porselen…

Solumuzda, derinlikleri lâcivert sislere boğulmuş bütün ağaçları mektep çocukları gibi bakımlı ve düzenli uçsuz bucaksız bir park. Manzaranın ıslaklığında, yer yer yosunlu heykellerin hüznü. Büyük ağaçlardan sarkan yapraksız dalların karmakarışıklığı altında, suları kuş tüyleri ve kuru yaprak taşıyan titrek bir göl. Gölün kıyılarında düşünen dargın bakışlı beyaz kuğular. Hâsılı büyük bir cennet iskeleti!

Soğuk bahçede fazla dolaşamadık. Geniş mermer merdivenlerden çıkarak meşhur Pelmer Garden limonluğunun ılıklığına girdik.

Burası mâbed gibi sessiz ve mukaddes bir korku ile dolu idi. Sanki kırmızı Hint ilâhları burada gülümsüyordu. Gizli kalorifer borularının hesaplı hararetiyle ısınan bu cam binanın havası bütün Asya ve Afrika iklimlerinin bunaltıcı elektrikleriyle yüklü idi. Yerler yemyeşil ve ıslak bir çemenle örtülü. Kütük diplerini, Ekvator’un yılanları andıran biçim biçim sarmaşıkları sarmış, gizli kaynaklardan gizli havuzlara damlayan sular, kırılan ince billûrlar gibi sessizlikte şakırdıyor. Daldan dala konan küçük bir kuşun uçuş sesi!

Cins cins hurma ağaçları yerden sekiz on metre havaya yükselerek gergin yeşil pençeleri andıran veyahut bir kirpi dikeni hissini veren sert yapraklarını cam kubbeye değdiriyorlardı. Bütün iklimler burada: Japon hurması, Cava hurması, Yeni Zeland hurması v.s. Bu korkunç kütükler daha yükselecek ve bir gün gelecek ki Asya ormanlarındaki baş döndürücü boylarını alacaklardır. Onun için cam kubbe, kütüklerin yetişip büyümesini takip edebilmek üzere hareket edebilir şekilde yapılmıştır. Etrafa hâkim ılık ve yeşil sessizlik içinde birtakım takırtı sesleri geliyor: Bu gizli gizü boy atan kütüklerin gerilmesidir.

Bulutlu bir kuzey seması altına getirilen bu yeşil ve sıcak Ekvator manzarası karşısında bir kanepeye dizilen beş ihtiyar Alman, bastonlarına dayanmış, kâh tepedeki yapraklara, kâh kütüklere bakıyor, kâh su şakırtısını ve kanat gürültüsünü dinliyor ve mes’ut bir sükûn içinde kendi kendilerine gülümsüyorlardı

– Bu pahalı bahçenin keyfini sürmek için bu bunaklardan başka adamınız yok mu?

– Alman Belediyesinin zahmetini mükâfatlandırmak için bu beş bunağın memnuniyeti çoktur bile ! Her Alman, ihtiyarlığın ve çöküklüğün son haddine kadar gene bir Almandır ve onun saadetini yapmak bütün Almanya için bir mukaddes vazifedir. Bir Almanın kıymeti yoksa beş Almanın, on Almanın, yüz Almanın ve altmış milyon Almanın neden kıymeti olsun?

PROFESÖR ARİSTOKRASİ

Birçok günler, akşam altıya doğru hastahanenin büyük kapısı önündeki meydanlık hususi otomobillerle dolardı.  Sahiplerini saatlerce sessiz bekleyen bu yüksek markalı arabalar – işsiz, parasız, durgun ve fakir Frankfurt’ta — kimlerin olabilirdi?  Büyük fabrikatörlerin, bankerlerin veya banka direktörlerinin olamazdı, zira bu cins kimselerin bir hastahane veya tıp fakültesinde, böyle saatlerce ikide bir toplanmaları için hiç bir makul sebep bulunamazdı. O halde kimlerin?

Main nehrinin çıplak bir sahilinde ıslak kış çemenlerine basarak dolaşıyoruz. Çamurlu nehir suları, güneşin son aydınlıklarıyla tazeleşmiş, ayaklarımızın altında yana yana akıyor. Pembe gökte kubbeler, kuleler, oklar üstünde karga alayları uçuşup bağrışıyor. Romantik Almanya akşamı! Almanya’yı pek iyi tanıyan arkadaşlarım, halledemediğim bir muammayı bana izah ediyorlar.

– Bu gördüğünüz otomobiller, fakültede verilen konferansları takip için gelen profesörlerin arabalarıdır. Şimdi Almanya’da göreceğiniz her hususî otomobil ya bir zengin Yahudi’nin yahut da bir profesöründür.  Burada bu iki insandan başka artık hususî otomobil sahibi olabilecek çok insan kalmamıştır.

*

Gün pazar… Bir dağ gezintisine gitmek üzere saat onda Rumplmeyer kahvesi önünden kalkan tramvaya biniyoruz. Hareket: iki tarafımızdan meydanlar, bahçeler, mağazalar, binalar, renkli resimler gibi akıp gidiyor. Yarabbi! Bu şehirde ufak bir yıkıntı, bir küçük ihmal, yerine konulması unutulmuş bir taş, kapatılmamış bir çukur yok mu? Bıçak gibi keskin hatları her tarafta yükselen bu kusursuz geometri içinde insan nefes darlıkları duyuyor. Medeniyetin bu kadarı fazla Ruskin’in dediği gibi muhayyilenin mes’ut bir faaliyete girebilmesi için biraz harabe görmek de lâzım…

Şehrin artık dışındayız. Bostanlar, bağlar, sürülmüş tarlalar… Tuhaf! Her yerde olduğunun aksine, burada şehirden uzaklaştıkça binaların güzelliği artıyor.

Arkadaşım sebebini anlattı:

– Profesörler gürültüden rahatsız olmamak için şehir dışında yaşamayı severler. Bu güzel bahçelerde gördüğünüz zengin evler profesör kâşaneleridir. Profesörler burada sükûn ve refah içinde çalışırlar.

*

Almanya “Profesör” ve “Doktor” denilen acayip bir insan cinsinin vatanıdır. Bunlar Hindistan’daki rahip sınıfı gibi, bir nevi kutsiyetle çevrili olarak hemşehrileri arasında yaşarlar. Bunun için burada herkes muayyen birtakım imtihanlardan geçerek ve bazı basit üniversite merasimini tamamlayarak bir an evvel bu sihirli unvanlardan birini ele geçirmeğe ve şereflerin çeşitlisine sahip olan bu bahtiyar sınıfa girmeğe çalışır. Almanya’da profesörler ve doktorlar sayılmayacak kadar çoktur. Tanımadığımız herhangi bir adama biraz gençse “Herr Doktor”, biraz yaşlı ve sakallı ise “Herr Profesör” diye hitap etmek ihtiyata muvafıktır. Almanların bu âlim sıfatı takınmak merakı münasebetiyle bir İngiliz’in nüktesi:

İki kapı olsa birisinin üzerinde “Cennet” diğerinin üzerinde “Cennet hakkında konferans” diye yazılı olsa bütün Almanlar ikinci kapıya saldırır.

Almanya hakkında bütün yabancı karikatürlerin konusunu yapan bu profesörler ve doktorlar kalabalığı ne iş yapar? Çoğu dar kafalı ve cahil; miyop oldukları için gözlüklü ve refah içinde olduklarından pembe ve sıhhatli olan bu insan cinsi, dip notları birçok kitap isimleri ve sahife numaralarıyla dolu, incir çekirdeği doldurmaz mes’eleler hakkında, karınca sabrıyla cilt cilt uyutucu kitaplar yazmakla ömürlerini geçirirler. Bu kitapların kıymeti ne? Büyük Alman filozofu H. de Keyserling’e göre Alman âlimlerinin eserlerinin yüzde yetmişinde orijinal bir fikre rastlamak nadiren mümkün olur. Bunlar bir nevi Almanya’ya has yobaz sürüsüdür.

Hakikî Alman ilmini, o büyük ve şerefli ilmi yapanlar üniversitenin cüppe ve takke giydirmediği serbest zekâlardır.

– Böyle faydası az bir sınıfı el üstünde tutmakta Almanya’nın ne kârı var?

– İçlerine karışmış olması muhtemel hakikî zekâların yanlışlıkla yok olmasına meydan vermemek için… Almanya böylelikle dünyanın en yüksek ilmine sahip olabildi.

 

Bahri Akçoral