Çok Var Onlardan Hocam! Çok! / Atilla Gagavuz

Prof. Dr. Beynun Akyavaş bir Dilbilim hocamız. Yirmi sekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi, Robert de Clari, İstanbul’un Zaptı, Edmond de Amicis, Constantinopoli, Seni Seven Neylesün: İstanbul üzerine yazılar, Sultaniyegâh İstanbul: İstanbul üzerine yazılar, Derken Efendim (2 Cilt) : Babası rahmetli A. Ragıp Akyavaş’ın bazı sohbet yazıları eserlerinden bazıları. Sultaniyegâh İstanbul, (Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, Ankara 2012, Dördüncü baskı) isimli eserin önsözü kitabın bütün muhtevasından daha calibi dikkat geldi.

Şöyle giriş yapmış hocamız,

[Bu yazılar hele şu son senelerde ilerici ve aydın olmanın şartıymış gibi kabul edilen garip bir anlayıştan, hezeyan halindeki Osmanlı düşmanlığından ve bizi biz yapan bütün değerlerimize mefahirimize saldıran karanlık bir zihniyetten rahatsızlık duyan tarihine bağlı vatanına milletine sevdalı bir Türk vatandaşının düşünceleri olarak kabul edilmelidir. Bu karanlık zihniyete göre 1071 Malazgirt meydan muharebesiyle kapılarını açtığımız Anadolu’yu ilk sahiplerine terk etmemiz hele yirmi dokuzuncu muhasarada 1453 de Fatih Sultan Mehmet han tarafından fethedilmemiş de kılıç zoruyla işgal edilmiş olan İstanbul’u hatta belki özür dileyerek Bizans’a geri vermemiz lazımdır. Hay, hay verelim de Bizans’ı ve Bizanslıyı nerede bulacağız?]

İlerici ve aydın olmanın şartı sayılan tarifinin içine giren şeyleri tadat etmek bir tarafa kimin böyle bir şart ileri sürmek haddi veya hakkı olabilir? Demek ki doğru veya yanlış birilerinde bu hak var ve onlar öncelikle “şöyle düşüneceksiniz, şöyle söyleyeceksiniz, şunlardan uzak duracaksınız” şeklinde talimatlar veriyor.

Yok, öyle değil elbette, şart şurt yok. Sadece bunlar bir mahfilde kümeleniyor kendinden olmayanları dışarda bırakacak şekilde örgütleniyor. Kimin içerde kimin dışarda kalacağına, hatta kimin değerli kimin değersiz olduğuna karar veriyorlar. Gerek görürlerse içerdeki birini dışarda bırakabiliyorlar. Bu tarif ilerici ve aydın olmanın değil çete kurmanın tarifidir. Sonrası kolay. Yaldızlı, gösterişli, mutantan, müessir kavramlara kalıyor iş. “İlerici” mesela, “aydın” söz gelimi, “devrimci” “sanatçı” “bilimci” “aydınlanmacı” ve benzeri. Bu yaldızlı kavramlar ne olduklarına ne olmadıklarına dairdir. Ne olmadıkları da açık ve vazıh bir şekilde değil muğlak, belirsiz, bir ucu karanlığa çıkan cümlelerle ifade edilir. “Biz inanca karşıyız” demezler de “göklerden gelen emirlerle yaşayacak değiliz” derler. Onlar için genelde geçmiş yok şimdi vardır. Biraz da umut dağıtmak için gelecekten bahsederler.

Bir zamanlar bu çeteleşmenin ekseni ideolojik gibi görünürdü. Şimdilerde her şey gibi asıl yerini aldı. Para. Para, yani dünya hazları, güç, kudret, şöhret, ilgi, itibar, hükmetme, sahip olma, yönetme. Hepsi aynı hücrenin farklı görüntüleridir. Sonuçta bütün ideolojiler bunları vaat etmiyor mu?

Sözün özü, ilerici ve aydın olmanın şartını bir tarafa bırakmak lazım. Böyle sayılmak gibi bir arzusu, isteği, amacı, hedefi, hayali olanlara Allah kolaylık versin. Ama şurası bir tarafa bırakılmayacak kadar önemli görünüyor.

Bu coğrafyada yaşayan bir insan nasıl olur da bu coğrafyanın tarihinden, örfünden, kültürel değerlerinden, bunları taşıyan hemcinslerinden iğrenir, utanç duyar. Hangi duygunun güdüsüyle böyle düşünür? İlerici ve aydın olmanın şartlarını belirleyen çete (güç odağı da diyebilirsiniz elbette) böyle istediği içindir cevabı çok tatminkâr gibi görünmüyor. Her insanın içinde “dünya yine de dönüyor” diyecek bir Galileo olması lazım. Bu duruma boyun eğmek de bir yere kadar yani. Belki bazıları “aman sen de dert ettiğin şeye bak! Ne var yani, böyle düşünüyor ise düşünüyordur, sen de düşünme bak işine!” diyebilir.

Bu kadar basit değil.

Birincisi bu güruhun estirdiği despotluk ve zorbalığın hayatımızı karartması var.

İkincisi, her türlü bölünmüşlüğün, özellikle siyasi çatışmaların çıkış noktasının bu konu olması var.

Üçüncüsü, her alanda bir uzlaşma zemini bulunsa bile bu konuda adeta uzlaşmanın mümkün olmayışı var.

Bu konunun günlük hayatın içine aksedişi üzerine bir köşe yazısı yetmez. Bir kitap dahi yetmez. Ciltler dolusu eser vermek lazım. Bir yıl kadar önce yazılan bir slogan meseleyi zirveye taşıdı. Hükümet karşıtı çevreci amaçlı protesto gösterilerinin yoğun döneminde bir duvara “Zulüm 1453 de başladı” yazısı yazılmıştı.

Bu yazıyı ancak bir Bizanslı yazmış olabilirdi.

Yahu o tarihten bu tarihe Bizanslı kalmış olabilir mi? Nasıl yedi yüz sene hiç bozulmadan dejenere olmadan asimile olmadan varlığını sürdürebildi? Bizanslı diye bir şey olmamasını, işin aslının Doğu Roma olduğunu, putperest Roma’nın Batı Roma, Hıristiyan ve Antik Yunan etkisindekinin Doğu Roma şeklinde ikiye bölündüğünü, Anadolu’da yaşayanlara “Rumi” denmesinin sebebinin bu olduğunu da “Rum” denilen milletin Romalılar olduğunu bir tarafa bırakalım.

Diyelim ki “Bizanslıdan” kasıt Doğu Romalılar olsun, kaldı mı onlardan hiç? Osmanlı her imparatorluk gibi çok ulusluydu. Şöyle kuş bakışı bakılsa, Araplar, Kürtler, Arnavutlar, Tatarlar, Çerkezler, Yunanlılar, Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Ermeniler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar, Gürcüler ve diğerleri kabaca ırklara göre toplumun yayılışıydı. Bir de inanç bakımından yayılmaya girilse iş temelli karışıktı. Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar, Aleviler, Nusayriler, Yezidiler, Süryaniler, Hanefiler, Malikiler, Hanbeliler, Şafiiler ve diğerleri. Lozan’da kestirmeden bir çözüm bulundu. İslam dinine mensup olanlara “Müslüman” demek işleri karıştıracağı için “Türk” dendi. Türklük bir üst kimlik olarak belirlendi. Müslüman Yunanlılara Giritli dendi. Müslüman Bulgarlara Pomak dendi. Müslüman Sırplara Boşnak dendi. Hepsi Türk üst kimliğinin altında mübadeleye tabi tutuldu.

Hani bunların içinde Bizanslı veya Doğu Romalı?

Eskilerin “bakiyetissüyuf” dedikleri “kılıç artığı” anlamına gelen bir tabir vardı. Savaşta sağ kalmış, esir alınmamış, öldürülmemiş, itaat etme sözüne karşılık serbest bırakılmış topluluklara söylenirdi. İçimizde “zulüm 1453 de başladı” diyecek kadar kin ve öfke dolu birisi varsa, ihtimal ki verdiği itaat sözünde durmayan, itaat ediyormuş gibi görünüp içinde düşmanlığını sürdüren kılıç artıklarından birisidir. İşin doğrusu bu adamı bulup tebrik etmek nişan takmak gerekir. Yedi yüz sene boyunca kinini düşmanlığını içinde saklayıp onunla yaşayan ve buna rağmen yaşadığı toplumun bir üyesiymiş gibi davranan kişi her türlü ödüle layıktır.

Belki mesele bu kadar karmaşık, tarihsel referansları olan bir mesele değildir. Son derecede basittir.

İçinde yaşadığı toplumun bütün değerlerine yabancı, hastalıklı bir şekilde karşı, düşman, kin ve öfke içinde olmanın daha somut nedenleri vardır. Kim bunlar, neden böyleler sorusunun cevabı hemen dilimizin ucundadır.

Bunlar; Şeyh Şamil’in Ruslar tarafından kundaktayken kaçırılıp Rus Ordusunda subay yapılan sonra Şeyh Şamil’e karşı savaşa sürülen oğlunun durumundadır. Bizim çocuklarımızdır.

Önce bir güzel, soyları, ecdatlarıyla ilgili bağlantıları koparılacak şekilde hafızaları silinmiştir. Sonra zihinlerine içinde yaşadıkları toplumun bütün değerlerine düşmanlık kazınmıştır. Onlar kendilerine emredileni yapan robotlar gibidir. Ama yaptıklarıyla övünecek kadar kendilerini kaybetmişlerdir.

Kavga sürer gider.

Nereden bulacağız Bizans’ı, Bizanslıyı diyorsunuz ya, onlardan çok var hocam! Çok var.

Atilla Gagavuz