Ahmet Haşim’in İlk Şiirleri  / Behlül Nuri Demircan

EY NİSVİYYET… ŞİİR NEDİR? …

 

Bu bir hayal idi evvelce, fikr-i hâtîimin,

Firâz-ı ufk-ı serâbında dâimâ uçuşur;

O handedir, o tebessüm, o nağmedir ki şiir,

Uçar bahar-ı ezelden… nüvîdidir ebedin.

 

Bütün o aşk ü melâlimle ben semalardan,

Ararken, ah ararken o nazra-i ebedi;

Bugün figan ile hep anladım, hatâlarımı,

Huzûr-ı ânına geldim, sual için senden:

 

-Şiir nedir?… O güzellik değil midir ki, bütün

Safâyihinde uçar, hep bedialar, mehtâb;

Meâl-i rûhu semâ, nûr, fecrdir ve şebab…

 

Evet, o rûh-ı safânın budur o ma’nası!

Fakat neden bilemem, hilkatın o eczâsı

Nigâh-ı nâfiz-i şi’rinle hep söner küskün …

 

ân: güzellik

bedia: güzel olan şey, güzellik

ebed: sonu olmayan, sonrasız

ecza: parçalar

ezel: öncesi olmayan, öncesiz

fecr: tan vakti, gün ağarması

figan: acıyla inleyip bağırma

firaz: üst, doruk

hande: gülüş

hâti’: hatalı, yanıltan

hilkat: yaradılış, tabiat

huzûr: kat

meal: mânâ, anlam

mebtâb: ayışığı

melâl: usanmışlık, sıkıntı, üzüntü

nâfiz: içe işleyen, etkileyen

nazra: bakış

nigâh: bakış

nisviyyet: kadınlık

nüvid: müjde, muştu, hayırlı haber

safâ: saflık

safâyih: yüzeyler, düzlemler

semâ: gök, gökyüzü

şebab: gençlik

tebessüm: gülümseme

ufk: ufuk

 

(Mecmua-yı Edebiye, 1.11.1901)

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

GÖZLERİNİN İLHAMI

 

-O gülen gözlere –

Pür-hande leyâlin -bütün âvâre ve berrak, –

Seyyale-i eshârı nigâhından uçarken;

Sen, ey güzelim, rûhumu rûhunla öperken,

Rûhumdan uçar rûhuna bir bûse-i müştak!

 

Rûhumdan uçar rûhuna meshûf u girizân

Bir hande-i masûmesi bir tıfl-ı garâmın;

Bir tıfl-ı garâmın, ki olur şi’r-i nigâhın,

Her lâhzada üstünde emelbâr u nigehbân !..

 

Ey her emelim, her elemim, hiss ü hayâlim,

Oldukça senin öylece aşkınla müheyyic;

Kalbimde söner giryelerim, renc ü melâlim …

 

Her lâhnimi bir bâse-i gülreng ü münevver,

Bir sîne-i sevdâ ile âfâka fısıldar

Yazdıkça senin aşk-ı nezihinle müheyyic ! ..

 

âfak: ufuklar

bûse: öpücük

emelbâr: istek, umut uyandıran (serpen)

eshar: seherler, tan ağartılan.

garam: aşk, sevda, kuvvetli arzu

girizân: kaçan

girye: gözyaşı, ağlayış

hande: gülüş

lahn: ezgi, ahenk

leyâl: geceler

melâl: can sıkıntısı, usanç

meshûf: susamış

müheyyic: heyecanlı, coşkulu

münevver: ışıklı, aydın

müştâk: özleyen

nezih: temiz

nigâh: bakış

nigehbân: bekçi, gözcü, düşkün, tutkulu, istekli.

pür-hande: gülen, gülüş dolu

renc: sıkıntı, acı

seyyâle: alantı, sıvı, akım

tıfl: çocuk

 

(Mecmua-yı Edebiye, 30.1.1902]

 

~~~~~~~~~~~~~~~~

HİLAL -İ SEMEN

Daha pek yavru, pek küçükken ben,

Büyük annem tutardı alnımdan,

“-Bana bak, böyle dilberim!” derdi.

Sonra mah-ı nev-incilâya bakar,

Leb-i mağmumu bir bükâ saklar,

Bir hitab-ı semâyı dinlerdi.

Ey hayatımda her doğan derdi

Kalbeden bir ziyâ-yı hissiye,

Bu duâsıydı eski bir ruhun

Sis ve zulmette gizli âtiye.

Leyle-i gayb, sırr-ı müstakbel,

Çeşm-i sâfında hasta bir çocuğun

Gizli fecrin ziyalarından emel,

Bir teselli-i mihribân olacak,

O harâbât-ı târ ü sâkiteye

Doğacak belki bir ziya-yı şafak.

Böyle her nev-hilâli seyretti,

O soluk göz ki şimdi topraktan

Seyreder başka bir hilal-i semen,

Ben ki efsâne-i tahayyülden

Hep hayatımda bir emel taşıdım,

O solan şi’r-i sâf u mağmûmu

Hep o maziyle duymak isterdim.

 

âti: gelecek zaman

bûse: öpücük, öpme, öpüş

büka: ağlama

çeşm: göz.

emel: dilek

harabat: harabeler, viraneler

hilâl: ay

kalbeden: dönüştüren, çeviren

leb: dudak

leyl: gece

mağmûm: gamlı, tasalı, üzüntülü

mâh: ay

mazi: geçmişzaman

mihribân: şefkatli, merhametli, muhabbetli, güleryüzlü, yumuşak huylu

mustakbel: gelecek

nev-incilâ: yeni parlayan

pür-füsûn: çok sihirli, büyü ile dolu

samt: susma, sükût

semâ: gök

semen: yasemin; değer, bedel

şâm: akşam

tahayyül: hayal etme

târ ü sâkite: karanlık ve susmuş

 

(Aşiyan, sayı 3, 11.9.1324 / 24.9.1908)

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

AKŞAMLARIM

 

Her akşamüstü ufuklarda bir selâm ararım

Her akşamüstü uzak bir semâ-yı muzlimden.

Sükût ü zulmet olan bir muhit-i mû’limden

Doğar hayatıma bir hicr-i dâimi sanırım.

 

Sema, senin o zamân mâteminle, hüznünle

Deniz, senin o zaman hatıranla mâlidir.

Havâda son nefesin ye’s-i rûhu hâkidir,

Akar sular, dereler son nidâ-yi ye’sinle.

 

Emellerimde bu dem bir hubûb-ı târ uyanır.

Kederlerimde büyük bir sükût-ı zıll u havâ;

Başım elimde, uzaklarda ihtizar-ı mesâ,

Dumanlı, gölgeli bir sâha-i hayâli uzanır.

 

Hayâl ü hissimi reng-i muhite benzeterek

Zevâl-i ömrümü seyreyliyor sanır nazarım.

Erir bu dem kalır ufkumda bî-ziyâ bir renk

Hakayıkım, elemim, zulmetim, düşüncelerim.

 

Şemim-i vasiını bir nağme, bir hava, bir zıl

Bu dem muhit-i hayâlâta anlatır dağıtır,

Bu dem, bu dem senin, ey rûh-ı gaib ü zâil,

Cünûn-ı eşkimi tenvime geldiğin demdir.

 

Buhar-ı şam ile dağlar, denizler, ormanlar

Gurûb eder gibi bir başka cevf-i esrâra,

Uzak ufukların üstünde mest ü âvâre

Sükût-ı firkati ervâha Zühre nakleyler.

Başım elimde, sorar gözlerim ufuklardan

Şemim-i vaslını bir nefha, bir havâ senden;

Bakıp ufûlüne her şam-ı mü’limin sanırım

Doğar sükût ile akşamlarım mezarından …

bî-ziyâ: ışıksız

bubûb: taneler, tohum

cevf: boşluk

cünun: çıldırma

daimi: devamlı, sürekli

dem: zaman

ervah: ruhlar

esrar: sırlar

eşk: gözyaşı

firkat: ayrılık

gaib: kaybolmuş, kayıp

hakayık: gerçekler

hâki: hikâye eden, anlatan

hicr: ayrılış

ihtizir: can çekişme

mâli: dolu, çok

matem: yas

mesa: akşam

mest: kendinden geçmiş, sarhoş

muhit: çevre

muzlim: karanlık

mü’lim: elem verici, üzücü

nazar: bakış

nefha: koku, yel, esinti

nida: sesleniş, ünlem

saha: alan

semâ: gök

sükut: sessizlik

şam: akşam

şemim: güzel koku

târ: karanlık

tenvim: uyutma

ufûl: batış, sona eriş

vasl: kavuşma

ye’s: umutsuzluk, karamsarlık

zail: yok olmuş, sona ermiş

zeval: sona eriş, bitiş

zıll: gölge

zulmet: karanlık

Zühre: Çobanyıldızı, Sabah yıldızı, Târık, Venüs

(Musavver Muhit, sayı 3, 28.5.1325 / 10.6.1909)

~~~~~~~~~~~~

Behlül Nuri Demircan