Portreler / Ahmet Haşim / M. Cahid Hocaoğlu

 AHMED     HAŞİM

(1887 -1933)

 Meşrutiyet dönemi şair ve edibi.

1887: Bağdat’ta doğdu. Babası kaymakam ve mutasarrıflık yapmış olan Ahmed  Hikmet Bey, onun babası da meşhur tefsir âlimi Mahmud el Alûsi Efendi’dir. Haşim’in Annesi ise yine Bağdat’ın ileri gelenlerinden Kâhyazâdelerin kızı Sara Hanım’dır. İlmiye sınıfına mensup bir aileden gelen Haşim’in her iki ailesinden de müfessir, fakih ve din adamları yetişmiştir.

Alûs, Bağdat’a yakın bir yerde Dicle nehrinin üzerinde bir adanın adı olup, Alûsi adı bu adanın isminden gelmektedir. Bazı kaynaklara göre Alûsiler Türk’tür ve Moğol istilası üzerine bir ara Alûs adasına göçmüşlerdir.

Ahmed Haşim, babasının çeşitli güney vilayetlerindeki vazifeleri sebebiyle düzensiz bir tahsil gördü. Çok sevdiği annesini sekiz yaşında iken kaybedince babasıyla İstanbul’a geldi.

1897: Bir yıl Numûne-i Terakki Mektebi’ne devam ettikten sonra,  Galatasaray Sultanisi’ne girdi.

1901: Sanata ve edebiyata meraklı çevresi içinde şiirle uğraşan Haşim’in bilinen ilk manzumesi Hayal-i Aşkım, Mecmua-i Edebiyye’de neşredildi. Bu şiirle beraber, daha sonraki iki yıl içinde çıkan on beş şiirinde, kısmen Muallim Naci ve Abdülhak Hamid (Tarhan) ve devrin diğer şairlerinin tesirleri görülür.

Sanat ve edebiyatla ilgilenmeye başlaması Galatasaray’daki öğrencilik yıllarına rastlar. Burada Farsça hocası Muallim (Acem) Feyzi Efendi, Arapça hocası Zihnî Efendi, kitabet hocası Nâfi Efendi, dil ve imla hocası ise Tevfik Fikret’tir. Yine burada, sonraları her biri edebiyat alanında şöhret yapacak olan Hamdullah Suphi (Tanrıöver), İzzet Melih, Emin Bülent (Serdaroğlu) ve Abdülhak Şinasi (Hisar) ile de yakın mektep arkadaşı oldu.

1906: Galatasaray Sultanisi’nin son sınıfında iken tamamladığı ve bu yıllarda neşrettiği Şi’r-i Kamerlerde şahsiyeti ve orijinalliği belirmeye başladı.

1907:  Mezun olunca 400 kuruş maaşla Reji idaresine memur oldu,  bir taraftan da Mekteb-i Hukuk’a devam etti.

Galatasaray’daki talebeliğinin son yıllarında Fransız şiirini, özellikle sembolistleri, bu yolla da Batı edebiyatının estetik ve şiirinin temellerini yakından tanımaya çalıştı. Halit Ziya Kırk Yıl‘da, onun kendi nesli içinde Batı şiirini en iyi araştıran ve bilen bir sanatkâr olduğunu söyler.

1909: Aralarına katıldığı Fecr-i Âti topluluğunun yayın organı olan Servet-i Fünûn dergisindeki on beş kadar şiiri ve Edebiyat-ı Cedideciler’i tenkit eden bir makalesi yayınlandı.

1910-1914: İzmir Sultanisi’nde Fransızca ve edebiyat muallimliği,  daha sonra Maliye Nezaretinde mütercimlik yaptı. 1. Dünya Savaşına yedek subay olarak katıldı ve bu vesileyle Anadolu’nun çeşitli yerlerini görmek fırsatını buldu.

1919: Akşam gazetesinde fıkra ve eleştiri yazıları çıkmaya başladı. Bu yazılar, Gurebahâne-i Laklakan adlı kitabında yayınlandı.

1921: Ahmed Haşim, Yahya Kemal ve Ahmed Hamdi gibi dönemin genç şairleri, Yahya Kemal’in sahipliğinde Dergah dergisini çıkarmaya başlamıştır. Haşim’in Bir Günün Sonunda Arzu isimli şiiri bu mecmuanın ilk sayısında yayınlanır. Aynı yıl Göl Saatleri isimli şiir kitabı yayınlanır ve edebiyat çevrelerinde büyük ilgi görür.

1922-1924: Askerlik sonrasında bir müddet İaşe Nezareti’nde, Osmanlı Bankasında ve Düyûn-ı Umûmiyye’de çalıştı. Bu arada Sanâyi-i Nefise Mektebi’nde  (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji, Harp Akademisinde Fransızca dersleri verdi. Daha sonra tayin edildiği Mülkiye Mektebi Fransızca muallimliğiyle beraber akademideki kürsüsünü muhafaza etti.

1924:  Düyûn-ı Umûmiyye’den aldığı ikramiye ile Fransa’ya giderek, o yılın yazını Paris’te geçirdi.

1928:  İkinci defa, bu sefer tedavi için Paris’te bulundu. Paris’e yaptığı gezileri ve anılarını Bize Göre adlı kitapta yayınlandı. Son olarak yine tedavi için gittiği Frankfurt’tan iyileşemeden döndü.

4 Haziran 1933: Kadıköy’deki evinde vefat etti. Kabri Eyüp’tedir.

 

Sanatı

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak …

Cânân gülüyor eski yerinde

Cânân ki gündüzleri gelmez

Akşam görünür havz üzerinde

Yârin dudağından getirilmiş

Bir katre alevdir bu karanfil,

Rûhum acısından bunu bildi!

Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek

Düştüyse gönüller bu melâle?

Bir eldir ufuklarından uzanmış

Zulmet bizi çekmekte  visale  …

Zannetme ki güldür, ne de lâle

Ateş doludur, tutma yanarsın

Karşında şu gülgûn piyale

Güller gibi .. sonsuz, iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân

Bir Acem bahçesi, bir seccade,
Dolduran havzı ateşten bade ...
 

Bu unutulmaz mısraların sahibi Ahmed Haşim, edebiyat tarihimizde çok özel bir yeri tek başına işgal ve temsil etmektedir.

Nihad Sami Banarlı Ahmed Haşim’i

… kısmen Servet-i Fünun şiirini, kısmen Fransız sembolizmini, hatta kısmen de Türk Divan şiiri tesirlerini kendi şair benliğinde birleştirerek, şiir dünyamıza musıkili ve orijinal bir söyleyişle tılsımlı terennümler bırakmaya muvaffak olmuş, kudretli bir şair

şeklinde tarif ediyor.

“Tılsımlı terennümler” belki de Ahmed Haşim’in şiirinin en iyi tarifidir. Herkesi, her sanatkârı mutlaka hazır sandalyelerden birine oturtmanın onu tanımanın kısa yolu olduğunu düşünenlerin görüşlerine bakarak Ahmed Haşim’i bir sembolist, giderek bir empresyonist, bir Servet-i Fünun, bir Fecr-i Âti mensubu, hattâ bir divan edebiyatı şairi olduğuna söylemek kolaydır. Ama her kolay hüküm gibi bunların da doğruluğundan emin olmak mümkün değildir. Hakkındaki en doğru tarif onun “nev’i şahsına münhasır” bir sanatkâr olduğudur. Bu sebepledir ki Ahmed Haşim’in şiirini aşmak bir yana, taklit etmek bile bu güne kadar mümkün olmamış, olamamıştır.

 

Her şeyden önce Ahmed Haşim’in şiirlerinde bir “anlaşılma” meselesi vardır. Ama bu şiirlerin anlaşılması değil; şiirlerdeki güzelliğin, etkileyiciliğin ve hatırda kalmasının sebeplerinin anlaşılmasıdır. Bu durum başlangıçta okuyucu tarafından pek fark edilmemiş ve anlaşılmazlığın şiirlerin kendisinde olduğu zannedilmiştir.

Hattâ Göl Saatleri yayınlandıktan sonra Haşim’in şiirleri bazı çevrelerce alay konusu yapılmış, “kamışların şairi”, “kurbağa şairi” gibi aşağılayıcı sözler sarf edenler olmuştur.

Haşim bu tenkitlere cevap olarak, özellikle Dergâh dergisinden yayınlanan Bir Günün Sonunda Arzu isimli şiirinin fazla belirsiz, kapalı ve anlaşılmaz bulunarak tenkit edilmesi üzerine Şiirde Mana ve Vuzuh adlı bir yazı kaleme almış ve daha sonra bu makaleyi Piyâle‘nin mukaddimesi olarak Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar adıyla neşretmiştir.

Bu yazıda Hâşim, kendisine saldıranlara münasip bir dille edep dersi verdikten sonra şiirin ne olması ve ne olmaması gerektiğini şöyle açıklar.

Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli (düzgün, sanatlı ve tesirli ifade sahibi)  insan, ne de bir vâzı-ı kanun (kanun koyucu) dur. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt (ortada, vasıtalık eden)  bir lisandır. Nesirde üslûbun teşekkülü (oluşması)  için zaruri (zorunlu)  olan anâsırın (unsurların, elemanların) hiçbiri şiir için mevzubahis (söz konusu) olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla yekdiğeriyle nisbet ve alâkası olmayan ayrı nizamlara tâbi’, ayrı sahalarda ayrı ebâd (boyut) ve eşkâl (biçimler, suretler, tarzlar) üzere yükselen ayrı iki mimâridir. Nesrin mevlîdi (kaynağı) akıl ve mantık, şiirin ise idrâk (anlayış) mıntıkaları (alanları) haricinde, esrar (sırlar) ve meçhulâtın (bilinmeyenlerin) geceleri içine gömülmüş yalnız münevver (aydınlık) sularının ışıkları gâh ve bigâh (vakitli vakitsiz) afâk-ı mahsusata (özel ufuklara) akseden kudsi (kutsal) ve isimsiz menbadır (kaynaktır).


Saf şiir
peşinde titiz, hattâ mükemmeliyetçi bir şair olduğu için Ahmed Haşim’in dergi ve kitaplardaki şiirlerinin toplam sayısı 100’ün altındadır. Bu şiirler neşir tarihine göre sıralandığında onun şiir hayatının akışı net olarak görülebilmektedir. İlk şiirlerinde şu veya bu şairin tesirinde gibi görünse de çok geçmeden kendi hususi mecrasını bulmuş hattâ oluşturmuş olarak karşımıza çıkar. Ağdalı, kendi asrına göre bile ağır bir dil kullanmakta iken çok geçmeden günlük hayatın dilini benimsemiş, bu gün bile zorlanmadan zevkle okunabilen olağanüstü eserler meydana getirmiştir. Piyale, Karanfil gibi şiirleri buna örnektir.

Onun şiirlerinin netlikleri silinmiş, gölgelenmiş, karartılmış tablolar gibi olduğu, hemen hepsinde derin bir melankoli, belirsizlik, uzak ve meçhul diyarlara duyulan nostalji ve çok defa gizli renkler ve musiki hissedildiği genel okuyucu kitlesinin kanaatidir. Bu durum onun şiirde mânâ ve vuzuh aranmaz yaklaşımıyla örtüşmektedir.

Mehmet Kaplan, Ahmed Haşim ve şiiri hakkında şunları söylüyor:

Hâşim’in Türk şiirine getirdiği yenilik şöyle özetlenebilir: II. Meşrutiyet devrinde Türk şiiri, güzellik duygusunu bir yana bırakarak çeşitli sosyal davaların emrine girmişti. Tevfik Fikret, yeni bir ahlâk anlayışının ve insanlık görüşünün öncülüğünü yapıyor, Mehmet Âkif, İslâm birliği idealini, Mehmet Emin ve Ziya Gökalp Türkçülük ve Turancılık ideolojisini müdafaa ediyordu. Fecr-i Âti grubuna dahil olan şâirler gerçi sanatta güzelliğin esas olduğuna inanıyorlardı ama içlerinde Ahmet Hâşim müstesna gerçek şâir yoktu. Mütareke yıllarında Yahya Kemal ile Ahmet Hâşim ideolojik ve didaktik fikirlere asla yer vermeyen “hâlis şiir” vücuda getiriyorlardı.

Daha sonra Yahya Kemal de şiirlerine estetik prensiplere ihanet etmeden kendine has bir medeniyet anlayışı soktu. O nesilden yalnız Ahmet Hâşim, “saf şiir” in temsilcisi ve müdafaacısı olarak kaldı. 

Şiiri muhtevasından çok, ince bir dil yapısı olarak gören bu düşünüş tarzı, Batı’da sembolist şâirler tarafından müdafaa edilmiştir. Hâşim bir yazısında bu görüşü ilk def’a Galatasaray Sultanisinde hocası olan Ahmet Hikmet’den duyduğunu söyler. Daha sonra kendisi Batılı sembolist şâir ve tenkitçileri okuyarak bu görüşü derinleştirmiş ve yıllar boyu deneme yapmak suretiyle başarılı neticeler elde etmiştir. Hâşim’in güzel şiirleri en azından on beş yıllık bir çalışmanın mahsulüdür. Sayıları fazla olmayan bu şiirleriyle Hâşim, II. Meşrutiyet devrine hâkim olan basit, sığ ve geveze şiir akımını değerden düşürmüştür. Onun Türk şiirine yaptığı en büyük hizmet, sanat için daima tehlikeli olan muhteva tahakkümüne karşı, “yapı” ve “güzellik” in üstünlüğünü ortaya koymuş olmasıdır.

 

Eserleri.

Ahmed Haşim’in sağlığında yayınlanmış iki şiir kitabı vardır: Göl Saatleri ve Piyâle. Bu kitaplardan önce yayınlanıp da kitaplarına almadığı şiirler ve bu kitaplardan sonra da dergilerde yayınlanmış şiirleri vardır.

Bize Göre, Gurebahâne-i Laklakan ve Frankfurt Seyahatnamesi isimlerinde üç nesir kitabı vardır. İsminden de anlaşılacağı üzere bir seyahatname olan üçüncü kitabına karşılık ilk iki kitabı fıkra formatında sohbet ve deneme yazılarından oluşmaktadır. Bize Göre nin son kısmı gene seyahat notlarından olışur.

Hâşim’in nesir yazıları yapı ve üslup olarak şiirinden farklıdır.  Bu yazıların ifade tarzı açık, berrak, sade, nükteli hatta alaycıdır.  Ancak nesirlerinde de kelime seçiminde şiirlerindeki kadar titiz davranmıştır.

Şiirler:

Göl Saatleri (1921);

Piyale  (1926)

Birkaç defa yayımlanan şiirleri son olarak, Bütün Şiirleri  (Piyale, Göl Saatleri, Diğer Şiirleri) adıyla İnci Enginün –  Zeynep Kerman tarafından yayımlanmıştır (1987).

Nesirler:

Bize Göre (1928);

Gurebahâne-i Laklakan  (1928);

Frankfurt Seyahatnamesi (1933)

Nesirlerinin tamamı Mehmet Kaplan tarafından “Bize Göre /      Gurebahâne-i Laklakan / Frankfurt Seyahatnamesi (1969) adıyla yayımlanmıştır.

M. Cahid Hocaoğlu