Editörden / Soyut Gerçekliğin Dili; Şiir ve Ahmet Haşim

Lizbon’a Gece Treni isimli romanın dikkat çekici cümlelerinden birisi şöyle; [Ucuz Edebiyat bir hapishanedir] Romanın Kahramanı klişelere de takmıştır. Klişelerle konuşmaktan iğrendiğini söyler bir yerde. Ucuz edebiyat tabirinin müphemliği içinde bu klişelere giden bir taraf olsa gerektir. Sonra devamı şöyle gelir cümlenin; [İçinde yaşayan bu hapishanenin parmaklıklarını bulunduğu sarayın sütunları zanneder]

Her şaire yazdığı şiir, her yazara kaleme aldığı metin hoş gelir. Ama şiir ve yazı zannedildiği kadar sübjektif / enfüsi değildir. Mesele kendisine hoş gelmekten ibaret ise denecek bir söz olamaz. Ama kendi dışındakilere eserinin değeri konusunda bir dayatmaya teşebbüs ederse o zaman, muhatabının dur bakalım, bir de şunu dinle, seninkini bununla ölç, deme hakkı doğmuş olur. İhtimal ki muhatabı söze “şu gök kubbe altında söylenmemiş söz mü var ki” diye başlayacaktır.

Hele şiir hakkında, hele şairler hakkında, hele şiirin ne olduğu ne olmadığı, nasıl olması gerektiği hakkında gök kubbe altında söylenmedik söz bulmak mümkün değildir. Onların dedikleri “edebiyat tarihinin” külliyatını oluşturuyor. Hele bizim gibi tarihi çok keskin kültürel tahavvüllerle dolu bir topluluğun şiirden nasibi bu söylenmiş sözlerin altında ezilip kalacak derecededir.

Tanzimat fermanı yüzyıllar boyu iğneyle kuyu kazarak sütunlar diktiğimiz medeniyetin inkârıydı. “Batı etkisinde Türk Şiiri” başlığı bu tahavvülün hikâyesini anlatır. Ardından Aruz ile yazılmamış şiir, şiir değildir diyenlere, aruz milli değil milli olan parmak hesabıdır (hece) diyenlerin cevabı gelir. Milli kelimesinin cazibesine kapılanların “Türk Aruzu” tanımlaması kısa zamanda yerini serbest vezinli şiir tartışmasına bırakır. Kafiye, hece, vezin, teşbih, istiare, mecaz şiirin fazlalığıdır. Bunları atalım ki geriye saf şiir kalsın diyenler sahneye çıkar. Yenilerin hızı kesilince ikinci yeniler arzı endam eder. Simgesel şiir, imgesel şiir derken bugünlere geliriz.

Bütün bu tartışmaların ekseninde şiirin biçimi vardır. Özü, niteliği mahiyeti hakkında söz söyleyene pek rastlanmaz. Özün biçim tartışmasının altında ezilişi sadece şiire has da değildir. Birçok meselede durum farksızdır. Genellikle tartışılan araç bir müddet sonra amaca dönüşür.

Ahmet Haşim, denince hemen herkesin dilinden onun mısralarından çok bilinen birkaç tanesi dökülüverir. [Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden] gibi [Bir acem bahçesi bir seccade] gibi [Akşam, yine akşam, yine akşam / Bir sırma kemerdir suya baksam] gibi Bu mısraların şairi olmasından öte şiirin özünü tartışan bir şairdir. Fakat sözleri zamanının ilerisinde olduğu için anlaşıldığı, hak ettiği değerin verildiği söylenemez.

Ahmet Haşim, şiirin biçimi tartışmalarına girmeye tenezzül etmemiş. Her ne kadar şiirinde aruz hâkim ise de aruzun bilindik, gazel, kaside, muhammes, tahmis ve benzeri nazım türlerinden birine de başvurmamış. Nevi şahsına münhasır denecek şekilde yazmış, serbest müstezat nazım türüne diğerlerinden daha fazla yer vermiş. (O belde / bir başyapıt) Çünkü şiirde değil biçimi anlamı bile öncelemeyen bir saf şiir arayışına dalmış.

Onun hakkında çok tekrarlanan klişelerden biri de çirkin bir adam olduğu için geceyi ve karanlığı sevdiğidir. Bu tespit, en az “kurbağaların kamışların şairi” denmesindeki kadar aşağılıktır. Çünkü onun geceye dair söyledikleri bugün bile anlaşılması yüksek algı isteyen bir üst değerlendirmedir. Ahmet Haşim, gerçekliği sorgulamaktadır. Gün ışığının somut gerçekliği keskinleştirdiği nesnelerin duygu ve güzelliğe dair boyutlarını geri plana düşürdüğünü söylemeye çalışmaktadır. Maddecilerin bunu bir yanılsama gibi göstermeye çalışmaları doğru değildir. Çünkü duygu ve soyut gerçeklik beş duyuyla algılanan somut gerçeklik kadar gerçektir ve hatta ondan daha değerlidir. Mesele, mehtapta nesnelliği bozulan çevrenin etkisiyle şairane duygular beslemek meselesinden fazlasıdır. Şiir işte bu soyut gerçekliğe duyguya ve güzelliğe dair algının yükselmesi halidir. Şiir bu işi ancak “günlük konuşma dilinden ödünç aldığı kelimelerle yapabilir” Kelimeler günlük konuşmalar içinde anlamları aktarmanın bir aracı olabilir. Ama şiirde böyle değildir. Şiirin aktarmaya çalıştığı şey anlamdan fazlası duygudur. “Bu yüzden şiirde anlam aramak eti için bülbülü öldürmeye benzer”

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümayan

Güller ki sonsuz iri güller

Güller ki yazık gün doğdu arkalarından

 

Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam

Akşam, yine akşam yine akşam

Bu dem göllerde bir kamış olsam”

 

Ahmet Haşim’in bu şiiri anlaşılmaz bulunduğu için eleştirilmiş, o da –ihtimal ki bir öfke ile- meseleye dair görüşlerini “Şiir Hakkında Bazı Mülahazat” başlığı altında kaleme almış. Nesini anlamadın? Ne anlamayı umuyordun? Güllerin arkasından gün doğmasına neden mi hayıflanmış? Sırma kemere benzeyen suya baktıkça göllerde kamış olmayı neden mi istemiş? Gözleri neden yorgunmuş? Dememiş, onun adına biz soralım istedik. Şiiri anlamaya çalışmak değil, sadece okumak içine akşamın melankolik hüznünü aktardı mı aktarmadı mı? O hüzün anlamdan fazlası, bir duygu mu değil mi? Lafızların sözlükteki karşılıklarından farklı bir sesleri var mı yok mu? Sadece ses, tek başına, bu duyguyu ifade etmeye, karşısındakinin içine geçirmeye yetiyor mu yetmiyor mu? İşte bu yüzden Ahmet Haşim, şiir sözden çok sese yakındır, okuyan şairinden daha fazla şey hissedebiliyorsa, düz yazıya çevrilmesi mümkün değilse şiirdir, demiş. Bütün bunları ve ayrıntılarını kayda geçirelim istedik. Ahenk Dergisinin 54. Sayısını Ahmet Haşim’e saygı ağırlıklı hazırladık.

M. Cahid Hocaoğlu; Bir Portre Olarak Ahmet Haşim’in Hayatı ve Eserlerini inceledi. Bicahi Esgici, Ahmet Haşim şiirlerine tahmisler yaparak şiirin etki alanını genişletti. Behlül Nuri Demircan; Ahmet Haşim’in İlk şiirlerini araştırdı. Şiir Defterinde; Ahmet Haşim’in şiirlerine yer verildi. Nesir Defterinde; Ahmet Haşim’in düz yazılarından alıntılar yapıldı.

Beğeninize ve ilginize arz edildi. Sağlık ve esenlik dileklerimizle