Ahmet Saim / Dua İle

Özellikle Amerikan sinemasının film ve diziler aracılığıyla topluma arka planda bazı mesajlar vermeye çalışması bilinen bir gerçek. Eskiden bunu hissettirmeden alt metinlerle vermeye çalışırlardı, günümüzde ise artık bu mesajlar alenen gözümüze sokulur hale geldi.

Üstelik bu durum yetişkin filmleri ile de sınırlı kalmıyor. Çocuklar için yapılmış çizgi film ve animasyonlar da bu mesaj furyasından payına düşeni alıyor. Önceleri genelde siyasi, markalaşma, tüketim veya hristiyanlık propagandası üzerine odaklanan bu mesajlar, son yıllarda yönünü (kaynağını islami kaynaklardan aldığı kuvvetle muhtemel) tasavvuf, başka alemler, görünmeyen varlıklar gibi konulara çevirdi.

Bu tip filmlerin son örneği yine Amerikan yapımı bir animasyon filmi, ismi Coco. Konu Kuzey Amerika’da, Meksika’da geçiyor. O yörenin geleneklerine göre ölmüş aile büyükleri için her evde bir köşe ayırılmış. Bu köşede vefat etmiş aile üyelerinin resimleri bulunuyor ve onlara dualar ediliyor. Yılda bir gün de bu ölülerin kendi alemlerinden yaşadığımız aleme geldiğine inanılıyor ve O gün yine dualarla kutlanıyor.

İşte bu günlerden birinde (dua edilmesini saçma bulan) Coco isimli küçük bir çocuk bir şekilde öte aleme geçiyor. O alemde de hayat tıpkı bu dünya gibi kendi akışında devam ediyor. O alemdeki ruhlar birşey yiyip içemiyorlar, onları besleyen tek şey ise dünyada onları birilerinin hatırlaması ve kendilerine edilen dualar.

Dünyada ailesinin odasında resmi olan ve sürekli hatırlanan ruhlar bu alemde hayatlarına devam ediyorlar. Hatırlanmayanlar ise yavaş yavaş silinerek silüetlerini kaybediyor ve bu alemden de yok oluyorlar. Bu noktadan sonra senarist konuyu maddeselleştirmenin tuzağına düşüyor, unutulmak istemeyen kişiler bir fotoğraflarını çocuk aracılığıyla dünyaya göndermeye çalışıyorlar.

Şu an yaşadığımız, adına Dünya dediğimiz bu alemde (bu boyutta) gördüğümüz, duyduğumuz, düşündüğümüz herşey bu boyuttaki anlamıyla anılır. Yani bu boyutta “elma” dediğimiz şey başka bir boyutta başka bir şeydir. Biz bu alemdeki herşeyi kısıtlı duyularımızla (alıcılarımızla) algılar ve tanımlarız. Yani ışık dalgalarını gözümüz belli frekansta toplar “görürüz”, ses dalgalarını kulağımız belli frekans arası toplar “duyarız”, dokunduğumuz şeyin enerji yoğunluğuna göre sert veya yumuşak “hissederiz”. Ama bunların hepsini algılayabildiğimiz kadarıyla tanımlarız. Bizim bu algılayıcılarımızın alt ve üst sınırlarına girmeyen varlıkları ve (ruh) gibi olguları ise mevcut duyularımız ile tespit edemeyiz.

Yaşamakta olduğumuz bu boyutta vücut ve ruh birbirleri ile içiçe geçmiş, birbirlerine tutunmuş bir halde kısıtlı bir “ömrü” birlikte geçirirler. Bu anlamda vücudun varlık süresi kısıtlı, ruhun ise sonsuzdur. Bizler vücudu bu boyutta 5 duyu organımız elverdiğince tanımlar, ruhu ise görmez duymaz koklamaz dokunamaz tadını alamaz ama olduğunu biliriz. “Ölüm” dediğimiz vücudun varlık süresi bittiğinde Ruh’un sadece bu alemdeki vücut ile birlikteliği son bulur ve “berzah” denen bir sınırdan geçerek henüz tam olarak kavrayamadığımız ama en büyük yol göstericimiz “Kur’an’da hakkında ipuçları verilen başka bir alemde “varlığını” sürdürmeye devam eder.

Ruhun bu Dünyadaki görevi Kur’an’ın anlattığı anlamıyla “insan” olmaktır, Tekamüle ulaşmak için çırpınıp durmaktadır. En inançsız insan bile hayatının en az bir döneminde Ruhundan gelen “Ben kimim? Neden varım? Nereden gelip nereye gidiyorum? sorularına maruz kalır. Ruhunu beslemek için çeşitli çabalara girer. Eğer bir şekilde inancı varsa, kendini okuyarak, dinleyerek, düşünerek, gözlemleyerek ibadet ederek besler. Ama bazen (hatta çoğunlukla da) ruh ve bedenin ihtiyaçlarını karıştırıp dünyevi çabalarla doyuma ulaşmaya çalışır. Ama Ruhu beslemeyen hiçbir uğraş insanı tatmin etmez.

Bir şekilde Tekamüle ulaşması gerektiğinin bilincine varan ve bunun için uğraş veren insanın önüne bu sefer de bu dünyadaki kısıtlı ömrü çıkar. Bulunduğumuz dünya tuzaklarla doludur ve Nefs çok güçlüdür, ihtimal odur ki inanan insanların bile çoğu ölüm sonrası aleme tam anlamıyla tekamül edemeden ulaşır. Kur’an’da Müminun Suresinde de belirttiği gibi “Nihayet onlara ölüm gelip çatınca tekrar tekrar şöyle diyecekler: Rabbim beni dünyaya geri gönder, ta ki ben zayi ettiğim ömrüm mukabilinde iyi amel ve harekette bulunayım. Hayır onların söylediği bu söz hakikatte boş laftan ibarettir. Önlerinde ise diriltip kaldırılacakları güne kadar (dönmelerine mani) bir Berzah vardır”

Dua Allah’a hitaben, Allah’tan birşey istemek dilemek talep etmek için yapılır. İnsanın dua edebilmek için tek şansı dünya hayatıdır. Dua ağzımızdan çıkan kelimelere niyet eklenerek yapılır. Tıpkı dünyadaki vücut ve ruh gibi, ağızdan çıkan kelime ve gönülden doğan niyet de birbirine sarmalanıp yollanır. Kelimeler insan vücudu gibi bu dünyada hapsolurken, duanın niyet kısmı frekans olarak berzah aleminin perdesini aşabilen yegane şeydir.

Yüce Allah insana bu dünyada kendisine yakışır bir kul olabilmek için kısıtlı bir süre vermiştir ama ruhu berzah aleminde kıyamet gününü beklerken dünya hayatı bittiği anda karnesinde bulunan günahları, eksik ibadetleri tamamlayabilmesi için ve Amel defterine notlar ekleyebilmesi için bir kurtarma yolu daha bırakmıştır. İşte bu yol geride bıraktığı eş dost ve sevenlerinin, hatta bütün diğer müminlerin dualarıdır.

Bu yüzden dünya hayatındayken salih ameller yapmak kadar, geride kendisine dua edecek dostlar, akrabalar biriktirmek de önemlidir. Bunun yanında birtek İslam aleminde hemen her dua kişinin kendisine, anne babasına, akrabalarına ve tüm müminlere adanır. Burada tek bir dua nasıl bütün inananlara paylaştırılır diye düşünülebilir. Ama nasıl yüzlerce kişi bir lambanın altında otururken ışıktan aldığı pay lambanın kendisinden güç kaybettirmez ve ışık herkese eşit dağılırsa edilen duanın niyet edilen kişilere paylaşımında da bir eksilme olmaz.

Elindeki teknolojiye taparcasına bağlanıp da “ruh, ölüm, ahiret, iman, dua bunlar hep boş işler diye düşünen”, “benim için niyet önemli arapça 3 5 kelimeyi biraraya getirsem ne olur getirmesem ne” diyen, elinden düşürmediği telefonuna konan şifreyi doğru sırada girmeden ekranını dahi açamazken, o tapındığı teknoji kaynağını nereden alır diye düşünmeyen gafil; Allah’ı anlamayı tefekkür etmediğin sürece bil ki o “akıllı” telefonun sadece senden akıllı.

Dua ile…

Ahmet Saim