Mehmet Harputlu / Kitap / Okumadığınız İçin Teşekkürler

Piyasa kelime olarak bir yer ismi, alış veriş yapılan yer anlamında. Daha teknik bir tanımla “arz ve talebin buluşma alanı” diyorlar. Arz ve talep, alım ve satım, alış ve veriş, artık her ne denirse ticaret fıtratın minik bir parçası iken, tacirler askerlerin kralların âlimlerin ve bilumum hiyerarşinin en üst sırasına tırmanacak şekilde büyüyüp bütün hayatı nasıl kapsadı? Ne ara “piyasa” denince bütün yeryüzü anlaşılır oldu? Sonra süslü bir jargon edinip kendine insanoğlunu dışından değil bilfiil içinden, zihninden, aklından, karar merciinden yönetir, sevk ve idare eder oldu?

Bu sorulara toplumbilimciler cevap arayacak kadar özgür iradeleri kaldıysa uğraşadursun. Piyasanın edebiyatı nasıl kendine ram ettiğinin sonuçlarını anlatan bir kitap okumak uğraşı edebiyat olan herkesin birinci görevi olmalı. Bu kitap edebiyat gibi bir Zümrüdüanka kuşunun peşine düşen herkesi yakından ilgilendiriyor. Onları neyin beklediğiyle, nelerle karşı karşıya kalacaklarıyla yüzleştiren bir başyapıt

Hele on beş yaşında ünlü bir romancı olabileceğini zanneden ve edebiyat dergilerine (yazın hayatımla ilgili görüşlerinizi almak istiyorum, dönüş yaparsanız sevinirim) şeklinde notlar gönderenler için ilmihal hükmünde.

Piyasa egemenliği bilinen bilinmeyen ne varsa onu yutup kendine benzeten, metalaştıran, alınır satılır, üretilir tüketilir bir nesne hâline dönüştüren canavardır. Elinden kaçıp kurtulmak, direnmek ve savaşmak, tartışmak veya karşı çıkmak mümkün değildir. Kendine karşı çıkanı, hatta savaşanı, hatta küfür edeni bile aynı işleme tabi tutar. Alır yutar kimyasını değiştirir pazarlayıp satmaya başlar. Duvar edebiyatları, grafittiler, karanlık sokakların isyankârları bile bundan kurtulamaz.

Piyasanın edebiyat üzerinde kurduğu sulta, afişlerde, billboardlarda boynundaki aksesuarlarla poz veren yazarlar üretti. Daha romanını yazarken on sekiz dile birden çevrilen dünya starları çıkardı ortaya.

Dubravka Ugresiç, bu duruma değinmiş “Okumadığınız İçin Teşekkür Ederim” isimli kitabında. Daha adıyla hızlı bir giriş yapıyor. Yazanın okunma ile arasına giren piyasanın kirli uzun tırnaklarıyla pençesini geçirdiği ruhunun acısını döküyor. Kitabın adındaki ironi iç sızlatan bir karamsarlık sızdırıyor. Mizahi üslubuna alay ve istihzaya dönüşen çaresizliğin kokusu sinmiş. Belki her şeye ve herkese sirayet eden bir istihza, haklısın elbette haklısın dedirtecek bir keskinlikte.

Dubravka Ugresiç, dünyada çok okunanlar listesine girmeyi, bilindik örnekleri üzerinden sorguluyor. Pek sorgulama denmeyecek kadar nahif bir üslupla anlatıyor. Kitabı İngilizceden Gökçe Metin çevirmiş, Ayrıntı Yayınlarından çıkmış, 240 Sayfa, İstanbul -2014 baskısı.

Diyelim ki bir roman yazdınız. Bu okuyucunun eline nasıl geçecek? Nasıl olup da okunacak? Yazar ve okuyucu arasına girenler kimlerdir?

“Pek çok yazar yoğun bir şekilde nüfusu artan yayıncıların, editörlerin, ajansların, dağıtımcıların, komisyoncuların, reklam uzmanlarını kitabevi zincirlerinin, pazarlama uzmanlarının, televizyon kameraları ve fotoğrafçılarının oluşturduğu edebiyat ortamında gün geçtikçe kendini rahatsız hissediyor. Böylece zincirin en önemli halkası olan okul ve yazar her zamankinden daha yalnızlaşıyor” (12)

Mesele sadece yazar ve okur arasındaki köprü olan kitabın ortaya çıkması değil. Yazar ve okur arasına giren müthiş bir kalabalık var. Bu kalabalığın arasından yol bulup vuslat yaşamak mümkün mü? Piyasa denilen canavarın yuttuğu bütün değerlerin arasında edebiyatın istisna olması düşünülemezdi. Sonuç öyle oldu. Değerli veya değersiz nitelemesi satılan veya satılmayana indirgendi. Satılmayı sağlayacak faktör ise bilinirlik olacaktı. Yani şöhret. Şöhretli olan ne olursa olsun satılabiliyordu. Kitabı meydana getiren makalelerin içinde en çarpıcı olanlardan bir tanesi, ünlü bir sopranonun kutularda biriktirdiği dışkısının satıldığı öyle böyle değil hem de çok yüksek rakamlara alıcı bulduğunu anlatan makaleydi. Bir galerici dostunun “ah kaçırdım, o kutulardan bir tanesi olsaydı elimde büyük bir karla satabilirdim” dediğini naklediyor. Bu garip canavarı besleyenler ona teslim olanlardır. Ona teslim olanlar ise genellikle açgözlü ahlaksızlardır. Neden?

Çünkü piyasanın direnilmez bir çekim gücü vardır. Bu çekim gücünün formülü ise aslında çok basittir.

“Öyle görünüyor ki, cazibenin çekim gücü sadece herkesin eşit şekilde erişebileceği sanrısını yaratan eylemlerden ibaret” (59)

Oysa edebiyat bu çekim gücüne direnmeliydi. Çünkü edebiyat diğer cazip şeyler gibi herkesin eşit şekilde ulaşabileceği bir hedef değildi. Öncelikle bu ruhun kazanılmış değil verilmiş olması şarttı. Sonra verilmiş bu hediyeyi akıl almaz çilelerle besleyecek bir sabır, direnç, tahammül gerekliydi. Edebiyat tıpkı yaşamak gibi bir dağa ömür boyu süren bir tırmanıştı.

“Ben edebiyatın sadece istikrarlı ve azimli olanların harcı olduğuna ve dolayısıyla yazmaya hak kazananların sadece edebiyat dağına tırmanabilenler olduğuna ilişkin romantik düşüncelerimle bu zirveye erişmeye çalışmıştım” (82)

Piyasa denince akla Amerika gelmeliydi. Piyasa ve Amerika ile ilintili en umutsuz cümlesiydi şuydu kitabın.

“Amerikalılar çöpü sever. Beni rahatsız eden çöp değil, sevgi” der George Santayana. Bunu henüz hepimizin bir gün Amerikalı olacağını bilmediği bir zamanda söylemiştir” (87)

Hepimizin bir gün Amerikalı olacağı gün gelmiştir. O gün bu gündür.

Geçmiş olsun. Her şeyi yeniden başlatacak bir Nuh Tufanına kadar.

Kitabın içinden bir makaleyi olduğu gibi alıntılamak onu tanıtmanın en kestirme yolu olacak. Bir kitap yazdınız diyelim nasıl yayınlatacak, nasıl okunmasını sağlayacaksınız, kimlerle görüşecek, hangi dar ve alçak kapılardan geçmek zorunda kalacaksınız.

Buyurun.

Pazar

Salon, akademisyen olan-olmayan entelektüel camiasıyla, çoğunlukla da Amerikalı yazarlar, profesörler ve sanatçılarla dolmuştu. İçlerinde, örümcekler konusundaki uzmanlığıyla bilinen bir kadın (Örümcek Kadın), çok sayıda tarihçi, Endonezya’da sömürgecilik sonrası dönem konusuna yoğunlaşmış, ihtisas sahibi biri, bir Çin tarihi uzmanı, iki matematikçi, cinsiyet konusuyla ilgilenen bir müzikolog ve iki filozof, bir Konfüçyüs uzmanı, insan hakları üzerine çalışan ve Peru konulu, tamamlayamadığı yazısı bulunan bir gazeteci, sanat ve psikanaliz konulu bir metnin yazarı, deniz yosunlarının yaşamı konusunda bir uzman, tanınmış, lezbiyen bir şair, bir antropolog, Kalahari Çölünde yaşayan Güney Afrika halkı konusunda tanınmış bir uzman, yunuslar konusunda bir uzman, hatta kör bir fotoğrafçı vardı. İşin aslı, yaklaşık otuz yayınlanmamış eserin yazarı aynı çatı altındaydı.

Organizatörler bize zaman çizelgesi ve birtakım direktifler vermişlerdi. “Ajans taifesinin ve editörlerin değerli zamanlarından çalmayın! Hızlı ve anlaşır bir sunum hazırlayın! Çalışmanızı anlatmak için beş dakika yeterlidir. Editör ya da temsilcisiyle konuşmak için de on dakikanız var!”

Editörlerin ve ajans elemanlarının isimleri kapıda asılıydı ve farklı odalarda oturuyorlardı. Her birimize görüşme saatlerinin yazılı olduğu bir zaman çizelgesi verilmişti: 14.00’da Bay X ’le buluşma; 14.15’te Bayan Y ile buluşma; 14.30’da Bayan Z ile buluşma. Bana verilen saatte, tanınmış bir edebiyat temsilcisi olan Bayan X ’in odasına girdim.

“Siz?..” diye girdi söze zaman çizelgesine göz atarak. Soyadımı söyledim.

“Doğu Avrupa’dan mı geliyorsunuz?”

“Evet” dedim kısaca. Jeopolitik ayrıntılara girmek istemedim.

“Ne tesadüf!” dedi neşeyle. “Birkaç gün sonra şu ünlü Doğu Avrupa’nıza gidiyorum!”

“Nereye?” diye sordum ben de neşeyle, mantıksız bir soru olduğunu düşünerek.

“Hmm… Romanya mı? Yoksa Bulgaristan mı? Programıma bir bakmalıyım” dedi sıcak bir tavırla.

“Ne için gidiyorsunuz?” diye sordum; aslında umursamamam gerekiyordu.

“Yayıncı ve temsilcilerden oluşan bir grup olarak gidiyoruz. Hem şöyle bir edebiyat ortamına bakacağız hem de genç bir Bulgar yazar araştıracağız… Düşünebiliyor musunuz, şu anda piyasada bir Bulgar yazar dahi yok. Sizin bildiğiniz biri var mı? En önemlisi genç ve prezantabl olmalı.”

“Peki siz? Edebiyat ajansı mı yoksa sübyancı mısınız?” diye sordum kendimi tutamayarak.

“Ha ha!” diye bir kahkaha attı içtenlikle. “Sübyancılar…”

Kahkahadan kırılıyordu ve sonra saatine baktı ve elini uzattı. Ben de benimkini uzattım. O esnada da saatime baktım. Bay Y ’nin odasına gitmek için iki dakikam vardı.

“Makaleler ha?” “Evet” dedim olabildiğince kısa keserek.

“Sadece makaleler, öyle mi?”

“Ne demek istiyorsunuz?” “Demek istediğim, son derece rahatsınız, sanki yazıların izaha ihtiyacı yokmuş gibi… O kadar açık yani?”

“Anlamıyorum…”

“Hiç utanmadan bana bir şiir seçkisi yayınlamamı söylüyorsunuz sanki!” dedi editör öfkeyle.

“Şiir seçkisine ne olmuş?”

“Siz hangi gezegende yaşıyorsunuz! Satmıyorlar, işte olan bu! Umutsuz vakalar. Tıpkı makaleler gibi!”

“Peki” dedim boynumu büküp.

“Neden bu yazıları bir nesir anlatıya dönüştürmüyorsunuz?”

“Neye?”

Tam o sırada odaya, Güney Afrika halkı konusunda uzman çağdaşım girdi; böylece ben de nesir anlatının ne olduğunu öğrenemeden odadan çıktım. Editör Bayan Z’nin odasını bulmak için sadece iki dakikam vardı. Koridorda, gözü yaşlı bir filozofla karşılaştım. “Konfuçyüs u nasıl beş dakikaya sığdırabilirim! Nasıl?” Sonuç olarak, pazaryeri faaliyeti neşe içinde sona erdi. Entelektüel kadın camiasından, akademisyen olsun olmasın, parlak simalar aşağıya indiler ve açlıktan bitap bir halde peynirlere, krakerlere ve beyaz şaraba saldırdılar. Dolu ağızlarıyla, çok tanınmış editör ve ajanslarla gerçekleştirdikleri görüşmelerden bahsediyorlardı. Editör ve ajanslara gelince, onlar yıldızlarını bulmuştu: Yunus uzmanı.

Yunus uzmanı Rachel yanından geçerken bana şöyle dedi:

“Tam on yedi yılımı yunuslar üzerine çalışarak geçirdim ve şimdi yayıncılar, zor kazanılmış bilgimin reklamını yapmamı istiyorlar. Ne yapmalıyım?”

“Reklamını yap Rachel” dedim. “Yunuslar için reklamını yap!»

Birkaç gün sonra sanat uzmanı ve psikanalist Ellen’la karşılaştım.

“Biliyor musun? Pazaryeri bana çok şey öğretti. Sizin için bir şey ifade etmiyor olabilir. Siz Doğu Avrupalısınız; ama burada hepimizin ticari düşünmesi gerekiyor. Böyle düşünmezseniz hiç kimse kitabınızı yayımlamaz. Bir de kitabımın adını değiştirmeye karar verdim. Ya da en azından psikanaliz ve hayvanlar konulu bir bölüm ekleyeyim diyorum. Elbette sanat da, ne diyorsunuz?”

“Mazeret belirtmene gerek yok, Ellen” dedim. “Tüm o buluşmalardan sonra, ben de yeni romanımın adını değiştirmeye karar verdim”

“Ne olacak peki?”

“Tanıyıp Sevdiğim Bütün Yunuslar!”

1996