Coşkun Yüksel / Hikaye / İngiliz Kemal

-“Şu Almancı demeniz hiç hoşuma gitmiyor, ben öyle bana nasıl hitap edildiğini ciddiye alacak adam değilim. Yıllarca bana burada İngiliz Kemal dediler umursamadım. Hoş İngiliz Kemal demelerinin sebebini bile merak etmiş değilim. Gâvur Kemal demek istemiş olamazlar ya. Elhamdülillah Müslümanız. Çok ileri bir Müslümanlığımız yok, âlim değiliz, hacı hoca değiliz. Herkes ne kadar Müslümansa biz de o kadar Müslümanız. İngiliz Kemal demeleri Müslümanlığımıza zarar verecek değil ya. Dediler, desinler.

Ama Almancı demesinler, ona takıntılıyım biraz.

Almanya’ya gidip çalışmak keyfimiz için değildi. Çok fakirdik çok. Elini öpeyim, fakirliğimiz anlatılacak gibi değildi. Bu zamanda o günkü fakirliği anlatsam, yok canım mübalağadır, bu kadar da olmaz derler. Desinler. Onu da desinler, fark etmez.

Fakat Almancı demesinler, o öfkelendiriyor biraz.

Nasıl fakirdik biliyor musun? Bizim nahiye ile şehrin arası beş kilometredir. O yolu yayan gider gelirdik. Zaten araba da pek bulunmazdı o yıllarda. Elimizde eşya olurdu, ağır hafif neyse yükümüzle yürürdük. Bir gün Hanım dedi ki, yerden soğuk çekiyor, dert kapacağız, artık bir karyola al da kurtulalım. Bitpazarından sağlamca bir somya buldum. Demirden ayakları vardı. Somyanın yayları da metal idi. Aldım, şimdi eve nasıl gidilecek, yahu hayvanı olan bir bağmançı denk gelir nasıl olsa, eşek at katır nesi varsa sırtına vurur götürürüm, dedim. Düştüm yola. Nasip işte hiç denk gelmedi öyle birisi. Karyola sırtımda o yolu yürüdüm. İt yokuşundan yukarı hiç yükün olmasa yine çıkamazsın ama ben çıktım. Bir başka gün kışlık un aldım, bir çuval. Kışlık alırdık unu, fırından ekmek almaya gücümüz yetmezdi çoğu zaman. Bir çuval unu attın mı eve kafan rahattır artık. Açlık korkusu olmaksızın kışı geçirirsin. Sonrası kolaydır çünkü çalı çırpı toplar ocağı yakar saç ekmeği yapar yersin. Biraz bahara döndü mü mevsim ebegümeci falan toplar patila bile yaparsın. Bu bir çuval unu vurdum sırtıma seksen kilo gelir bir çuval un hafif belleme, yine aynı yola vurdum kendimi. Görenler olmuş, sen deli misin divane misin, seksen kiloyu kaldırıp sırtımıza vurmak bile mesele o kadar yolu o kadar yokuşu o yükle yürümeyi nasıl gözün kesti, dediler. Eşeğin sırtına vursak o da götüremez yarı yolda ayakları kesilir çöker kalır sende muhakkak katır cinsi var dediler, hep beraber gülüştük. Katır demelerine de bir şey demedim.

Katır demişler, olsun, ne var bunda desinler. Lakin Almancı demesinler, o kızdırıyor biraz.

Uzun kış gecelerinde iş yok güç yok, kahveye toplaşır tombala çekerdik. Tombala deyip geçme, tombala için taş çekmek sanattır. Herkes beceremez. Övünmek gibi olmasın, o işin üstadı bendim. Bana verirlerdi o işi, torbadan her taşı çektiğimde çıkan sayıya bir laf uydururdum. Mesela elli beş diyelim çıkan taş, “şık beyin gözlüğü elli beş” diye bağırırdım. Doksana patlıcan, seksene nenemin yaşı, yetmişe komşugiller, on sekize taze, yirmiye körpe, ne bileyim birden yüze kadar her sayıya bir sözüm olurdu. Bunu herkes yapamaz. Biraz dilin sağlam olacak. Ayrıca adam kartına dizili sayılar çıktıkça üzerini bir karton parçasıyla örter, birinci sırayı tamamladı mı birinci çinko, ikinci sırayı tamamladı mı ikinci çinko, üçüncü ve son sırayı tamamladı mı tombala olacak ya, ben göz ucuyla bakar tek sayısı kalmış olanların yüreğini ağzına getirecek şekilde torbadan çıkan sayıyı makamla söylerdim. Şimdi bu işin bir ustalığı var mı? Var. Bu işin ustası ben miyim? Benim. Kahveci bana vermiş mi torbayı? Vermiş. Haliyle kahvenin en önde gelen adamı ben olurum. Kahveci içtiğim çayın parasını almaz. Ben yüksek sesle, emreder gibi, “hele bir çay yap” diye bağırırım. Bakarım suratını ekşitti. Durmam ilave ederim “limonlu olsun” Şakayla karışık gülerler. İçlerinde kızıp da homurdananlar da olur elbette. “Hele şunun hâline bak! İt eline kemik geçmiş” diyenleri bile duyduğum olur. Almanya’dan izinli geldiğimde aldığım arabaya, çocukların elbiselerine, kafamdaki fötr şapkaya, içtiğim sigaraya bakıp son durumu geçmiş günlerle birleştirip yine aynı sözü söyleyenler olmadı değil. “Bu eskiden de böyleydi, ne yapacaksın işte, it eline kemik geçmiş” dediler.

Desinler olsun, hiç kızmam. Ama Almancı demesinler, ona illet oluyorum biraz.

Almanya’dan izinli geldiğimde misafir gittiğimiz evde baktım çamaşır makinesi almışlar, merdaneli. Salonun ortasına da koymuşlar. Tabi hiç kimse de çamaşır makinesi yok o zamanlar, gelen geçen görsün diye herhalde. Baktım, bir tarafına çamaşır koyulan diğer tarafı sıkmaya yarayan iki bölümlü bir model. Suyu kovayla taşınıp dökülecek şekilde. Dedim ki “Hacı emi bu nedir?” “Otomatik çamaşır makinesi” dedi. “Yahu bunun neresi otomatik, suyu ısıtacaksın, kovayla getirip üstüne dökeceksin, üstüne deterjanı koyup çalıştıracaksın, o dönecek, sen yeter dediğinde düğmesini büküp kapatacaksın. Sonra suları süzülerekten çamaşırları çıkarıp diğer göze koyacaksın ki sıksın, suyu süzülsün. Buna hamallık denir hamallık” Hacı emi sert adamdı baktım anında sesi değişti. “Ya nasıl olacaktı ulan?” dedi. “Bak otomatik dediğin çamaşır makinesinde hiçbir şey yapmana gerek yok, çamaşırı içine koyar düğmesine basarsın, o yıkar durular, kurutur, durur, sen de açar kapağını çıkarırsın” Ben daha sözümü bitirmeden elektrikler kesildi. Gayri ihtiyari “Yahu bu Türkiye’nin de âdeti bata” dedim. Hacı emi “ulan çıktığın yumurtanın kabuğunu mu beğenmiyorsun, teres” dedi. Dedim ya Hacı Emi sert adamdı, biraz daha ağır şeyler de söyledi. Büyüğümüzdür söyler, söylesin, itiraz etmem gönül koymam.

Söylesin ama Hacı Emi de dâhil hiç kimse Almancı demesin. O ağırıma gidiyor biraz.

Ağırıma da gidiyor, kızdırıyor da, gönlümü kırıyor da, biraz dediğime bakma, çok, çok.

Yahu ne demek Almancı? Almanya’dan yana, Almanya’yı tutan, Almanya’ya hayran, Almanya’ya muhabbet besleyen demek mi? Nedir Almancı? Almanya’ya çalışmaya giden, ona işçilik eden, onların en ağır, en pis, en olmadık işlerini görüp aldığı parayı yine orada harcamak zorunda kalan mı? Kendi memleketinde iş vardı da yine de oraya mı gitti insanlar. Devletimiz karnını doyuramadığı çocuğunu sokağa atar gibi Almanya’ya göndermedi mi? Ya sırtımızda seksen kiloluk un çuvalıyla beş kilometre yürüyecektik ya oraya gidecektik. Gittik. Geldiğimizde elektriklerin kesilmediği, herkesin araba, çamaşır makinesi, telefon, teyp, fötr şapka, filtreli sigara alabileceği bir memleketteyiz. Keşke bizim memleketimiz de böyle olsaydı, hiç gitmeseydik der gibi onları anlattık.

Anlattık ama anlatamadık.

Herkes bizim memleketimiz niye bunlardan mahrum, niye bu kadar yoksulluk içinde yaşamaya mahkûm diye sorsun istedik. Kimse bunu sormadı. Yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen olduk zannetti. Oysa biz üç kuruş gâvur parası uğruna kimliğimizi kaybettik. Ne oğlum geri dönüyor, ne de kızım. İkisi de Almanla evli. Torunlarım anadillerini bile öğrenemeyecek. Ne Alman olabilecekler ne de Türk kalabilecekler. Kimliksiz kişiliksiz ot gibi ömürlerini tamamlayıp ölüp gidecekler.

Bizi buna mecbur edenler utansın.

Ama Allah aşkına bari siz Almancı deyip durmayın.

Beni can evimden vurmayın.

Ne olur!

*