Atilla Gagavuz / Bir İnsan Nasıl Kötü Yola Düşer

Çok basit. “İlgi” “itibar” “iltifat” ve “alkış” ile.

Bunlarla elde edilemeyecek insan yok denecek kadar azdır.

Tuzağa düşen kuş gibi ökseye yakalanır, sonra ne kadar çırpınsa boştur. Düştüğü yoldan kurtulması artık mümkün değildir.

Geçen günlerin en bomba haberi bir devlet bakanımızın “din konusu milli güvenlik meselesidir” şeklindeki demeciydi. Yoğun gündem arasında buharlaşıp gitti. Bu devletin ahalisinden biri olarak bu beyanat bizi çok yakından ilgilendirdiğinden hem detaylara girmek hem de kötü yola düşmekle din meselesinin ilintisini kurmak gerekiyor.

Konunun gelişim detayları şöyledir:

Son yıllarda televizyonlar dini içerikli programlar yapıyor. Daha önceleri sadece Ramazan ayına mahsus olan bu programların izleyicisi olduğu kanaatine varılmış ki hem sayıları hem süreleri artırılmış.

Televizyon programı denince ilk akla gelen, ahalinin içinden seçilmiş arızalı bazı kişilerin, evlendirmek, yarıştırmak, temizlemek, kirletmek, özellikle tartışma adı altında kavga ettirmek ve benzeri muhtelif eylemlerle teşhir edilmesi, bu tuhaflığın işsiz güçsüz, geçirecek bol vakti olan zaman zenginleri tarafından izlenmesinin sağlanması oluyor. İşin kendine mahsus terimleri, jargonu, geliri, getirisi, düşüşü, çıkışı, bitişi, yükselişi, uzmanı, sihirbazı da ayrıca vardır mutlaka ama ne aklımız ne bilgimiz ne görgümüz bunlara yetmeyeceğinden sadet dışında tutmak evla gibi görünüyor.

İyi de bütün bunların “din” ile ne ilgisi olabilir? Modern zamanların temel umdesinin satılmayacak hiçbir şey yoktur olduğunu hatırlarsak dinin de satılabilir bir metaa dönüşmek zorunda olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. İşin alım satım boyutunu “evrimin doğal sonucu” olarak sabitledikten sonra geriye alan ve satanların “arıza” boyutuna geçmek kalıyor.

Profesörlerden alaylı hocalara, ilahiyatçı denilen din konusunda akademik tahsil görmüşlerden medresede okumuşlara kadar çok geniş bir yelpazeye yayılmış muhtelif insanlar kamera karşısına geçiyor. Din anlatıyor.

Din anlatıyor ifadesinden ilk bakışta, dini sohbet ediyor, din içerikli bilgilendirme yapıyor, insanların dini duygularını geliştirecek örnekler veriyor gibi olumlu anlamlar çıkmasın. Böyle bir yanılsamaya düşülmesin diye kestirmeden “din anlatıyor” cümlesi tercih edildi.

Çünkü yaptıkları işin, dine, dindarlığa, dinin gerçeklerine, dinin unutulmuş veya terkedilmiş geleneklerine, din duygusunun güçlenmesine, dini kuralların benimsenmesine ve yayınlaşmasına hiçbir katkı sağlamadığı apaçık bir gerçektir. Onların anlattıklarına bakıp da dinden ve dindarlıktan uzak hiçbir insan “a, ne kadar güzel, keşke bunu daha önce biri bana söylemiş olsaydı, ben de hayatımı gözden geçirmeliyim, bu zatın anlattıkları doğrultusunda kendimi gerçekleştirecek yeni kararlar almalıyım” demez.

Çünkü, din başlığı altında konuşulmasına, tartışılmasına hatta kavga edilmesine rağmen konunun dinin esasından, ana meselelerinden çok uzaktır. Sağdan sayın “Hocam bu haltı yedim orucum bozuldu mu?” soldan sayın “Hocam teravi namazı kaç rekattır” sorusu veya buna benzer soruların farklı türevlerinden ibarettir. “Yanmayan kefen” “Kabir azabı yoktur” “İmsak aslından bir saat önce başlatılıyor” “Kadere iman esasları içinde değildir” gibi daha tartışmaya açık -veya kavgaya müsait- konular revaç buluyorken aniden trend yükseldi. “Asansörde halvet” “Altı yaşındaki çocukla nikah” “Yastığa battaniyeye sulanmak” gibi bir üst katmana taşındı.

İşin buraya kadar olan kısmında kayda değer hiçbir şey yoktur. Asıl kıyamet işin bundan sonraki kısmında kopar. Bu tartışmaları gerçek zanneden, gerçeğe ulaşmak için bir yol zanneden, üzerinde durulduğu kadar dinin aslından zanneden bir kitle oluşur. Bu kitle televizyonda Amerikan Güreşi izleyip de olan biteni gerçek zanneden kitleden farksızdır. Meselenin basit bir pazarlama olduğunu kendisinin de potansiyel bir tüketici olduğu gerçeğini unutur. Kavgayı gerçek zannedip taraf tutmaya hatta taraf tutmaktan fazlası ekrandaki hayal kavgayı gerçek hayatta sürdürmeye başlar. Hemen arkasından kavga cümlelerine ayetler, hadisler, dinin ana esasları karışır. Öncelik muhatabını yargılayan, tanımlayan, dışlayan, söven cümlelerdedir.

“Bunlar ehli sünnete karşı”

“Bunlar reformist, bunlara aldanmayın sakın, dinden çıkarsınız”

“Bunlar, din bezirganı”

“Bunlar yüzyıllardır söylenen sözü tekrarlayan aptallardır”

“Dini şekil ve biçim olarak algılayan, rasyonellikten uzak, cart, curt”

“Allah’ın zalimleri”

“Bre ahmaklar!”

“Bunlar akide bakımından sıkıntılı sözler”

Artık iş tamamen rayından çıkmıştır. Meselenin önderlerinin kitlenin kavgaya dahil olmasıyla ayarları bozulur. Kitlenin hoşuna gidecek, alkışlanacak, büyültülüp yüceltilecek şekilde konuşmaya öyle davranmaya başlar. Her biri haçlı seferlerine direnen birer kahramandır, birer Selahattin’dir artık.

İşte ilgi, iltifat, alkış ve övgü insanı böyle kötü yola düşürür.

Şöhretin afet olmasının hikmeti de burasındadır. Şöhret bilinir ve tanınır olmaktan fazlasıdır. Şöhret ilgi ve itibar görmenin aşırı halidir. İnsanın fıtratından gelen bu arızanın giderilmesi yerine kışkırtılması da alım satım işidir. Artık roman yazarı, din adamı, bilim insan, doktor ve benzeri muteber meslek erbabının oyuncu, meddah, komedyen, şarkıcı, türkücü ve benzeri işlerle iştigal edenlerden bir farkı kalmaz. Her biri bir televizyon yıldızıdır. Serveti borsanın hisse senetleri gibi hayali izleyici, takipçi, fan, hayran kitlesinin sayısı ile ölçülür. En tepedekilere yıldız denir. Daha aşağıdakilerin yıldız olma yolunda tırmanması gereken çok basamak olduğu söylenir. İnsanın tefekkür, teemmül, muhakeme, istidlal gibi birey oluşunu sağlayan ne kadar yeteneği varsa köreltilir. Kalabalıklar belli işaretlerle, hay ve huyla belli davranışlara zorlanan sürülere dönüştürülür.

Bu devasa bir kurgudur ve bunu bozacak tek şey sürüden ayrılıp insan olmaya dönüştür. Mesela “itibarın fıtri oluşu” üzerinde bir miktar düşünmektir. Fıtrat olarak itibar görmek yine fıtrat olarak muteber bir varlık olmakla ilintilidir. İnsan değerlidir bu değerin teslim edilmesini bu yüzden bekler ve ister. İtibar görmek arzusu çok kolay bir şekilde alan değiştirebilir. Beğenilmek, sevilmek, övülmek gibi fıtrata aykırı beklentiler değerli olmak çabasının bozulmuş biçimi, alan değiştirmiş hâlidir. Hele bunlar bir açlığa dönüşmüşse beğenilmek açlığı, sevilmek açlığı, istenmek açlığı kötü yola düşmeye iten şiddetli etkenlerdir.

Bu çizgiyi sabit tutmak, bozulmaya ve çürümeye meydan vermemek, alan değiştirme felaketine düşmemek çok basit ve kolay yollarla formüle edilmiştir aslında. Bir büyük şairimiz vakti zamanında şöyle demiş.

İtibar görmediğim ebvab-ı müptezelde

Bu ser-i anudumu eğmediğim içindir

Bunca tekme-i hara dik durması başımın

Lütf-i namerde minnet etmediğim içindir

 

Müptezellerden itibar görmek demek onlarla aynı seviyeye inmek demektir. (Televizyon programlarına yapılan itirazların en başat savunma cümlesinin “halk böyle istiyor” olduğunu hatırlayalım) Namerdin lütfuna minnet etmek meselesini de fan sayısı ile eşleştirdiğimizde formülün ne kadar basit olduğu tebeyyün eder.

Bir başka büyük şairin, “alçağın övgüsündense padişahın tokadı yeğdir” demiş olması mevzuyu olabildiğince basit ve anlaşılır hale sokmaktadır.

Devlet büyüğümüzün “din meselesi milli güvenlik meselesidir” demecine katılmak mümkün değil.

Birinci gerekçemiz, karşı karşıya kaldığımız müptezel hegemonyası devletin egemenliğini değil bireyin karakterini tehdit etmektedir. Devlet kendi egemenliğini öyle veya böyle korur, kaldı ki onun asıl dayanağı bu bozulma ve çürüyüş olduğu kuvvetle muhtemeldir. Tartışılan sadece bunun derecesi olsa gerektir.

İkinci gerekçemiz, müptezellik dini değil din adamı etiketini taşıyanları tehdit eder. Din kendini koruyacak sağlamlıktadır. Bu yüzden cümle “din adamları meselesi milli güvenlik meselesidir” şeklinde kurulmalıydı.

Üçüncü gerekçemiz, konunun kaynağında birilerinin birilerinden bir şey istemesi oluşudur. Buna en genel tarifiyle dilencilik deniyor. Kırmızı ışıkta duran araçların penceresine yapışıp kâğıt mendil satar görünen ve aslında dilenen çocuklar hakkında kamu spotu yayınlanıyor ya. Bu çocuklara para vermek merhamet değil sokağa salınan bir başka çocuğa sebep olmaktır gibisinden yaldızlı cümlelerle sosyal yaraya parmak basılıyor ya. Devasa endüstriyel organizasyonlar da yapılsa, ışıklar güzel hatunlar şık sahne kostümleri katkısıyla da icra edilse, büyük kalabalıkların türlü çeşitli simalarındaki anlatılan mevzunun duygu durumunu nasıl değiştirdiğini vurgulayan kamera yaklaştırmaları da katkı sağlasa sonuç dilenciliktir. İstenen şey doğrudan değil dolaylıdır. İtibar istenmektedir.

İtibar sadece itibar, çünkü diğerleri nasıl olsa ondan sonra gelecektir.

İyi de habis bir tutkuna dinin kutsallarını alet etmen ne iştir?

Deyin ki dilencinin kutsalı mı olur? Dilencilik haysiyet yoksunluğudur. Şairimizin dediği gibi;

Dilenci pespayedir içi kara zencisi

Duygu sömürücüsü merhamet düzencisi

Gene de dereceler vardır aralarında

En hakir ve erzeli itibar dilencisi

 

*