Bahri Akçoral / Senaryo ve Edebiyat

Dertli: Hocam, senaryo bir edebiyat ürünü müdür?

Galesiz: Yani bir edebiyat dalı olup olmadığı mı?

D: Edebiyat dallara ayrılırken galiba senaryo yokmuş

G: Olur mu, tarihi tiyatro kadar eski

D: Öyle ya, ilkçağda bile var, değil mi?

G: Gene de bu gün senaryo deyince sinema senaryosu anlaşılıyor galiba

D: Bir de dizi

G: Öyle ya. Ama bu günkü senaryolar tiyatro, özellikle ilkçağ tiyatrosu metinlerine pek de benzemiyor aslında

D: Benzeyemez ki, eskiden şimdiki teknik imkânlar ve ihtiyaçlar yokmuş

G: Galiba asıl fark burda

D: Nerde hocam?

G: Teknikte

D: Senaryo yazma tekniğinde mi yani?

G: Hayır, o değil; sinemanın düz bir sahne oyununun çok ötesinde teknikler kullanması, kullanmak zorunda olmasında

D: Yâni teknik zaruretlerden doğar diyorsun

G: Bu doğum teorisi çok su götürür ama asıl konu şu ki: senaryonun da teknik imkânlar ve ihtiyaçlara ayak uydurması, hatta sürekli olarak kendini yenilemesi lazım

D: Buna göre herhangi bir edebi metinle senaryo arasında epey farklar olduğu ortaya çıkıyor

G: Gene de senaryoyu edebiyattan tamamen ayrı düşünemeyiz

D: İşin söz kısmında mı birleşirler acaba?

G: Söz, duygu, düşünce, hayal, ahlâk vs. gibi insana mahsus, insani özelliklerde herhalde

D: Belki bir de hedeflerinin ayniyetinde

G: Nasıl yani?

D: İkisinin de hedefi insana insanı anlatmak değil mi?

G: Orası öyle de, gene de imkânlar bakımından senaryo edebi metne göre daha ilerde, daha avantajlı durumda değil bence

D: “Görsellik” en büyük avantaj değil mi?

G: Belki. Belki de tam tersi

D: Bunu açmalıyız hocam

G: Bak şimdi: benim başıma çok geldi, muhakkak sana da olmuştur; önce romanını okuduğun ve beğendiğin bir hikâyenin filmini seyrettiğinde neler hissettin?

D: Her zaman hayal kırıklığı

G: Bunun sebebi nedir peki sence?

D: Hiç bir film okumanın tadını vermiyor

G: Peki, bu neden?

D: Bir kere görsel anlatımda yazılı anlatımın imkânları pek yok; insanlar o anda ne düşünüyor, ne hissediyor bilemiyoruz

G: Ancak düşünce eyleme dönüşünce, değil mi?

D: Belki, o da dönüşürse

G: Her zaman da dönüşemeyeceğine göre…

D: Bir şeyler eksik kalıyor, değil mi?

G: Aynen öyle

D: Tek sebep bu olmamalı ama

G: İkinci bir sebep de bence şu: bir kitabı okurken mekânı, olayları ve insanları kendi hayalimizde canlandırıyor, şekillendiriyoruz değil mi?

D: Evet; ama görsel anlatımda her şeyi yönetmen penceresinden görmemiz, seyretmemiz gerekiyor

G: Bu da bizim hayal ettiklerimizle uyuşmayınca…

D: Sonuç hayal kırıklığı oluyor ister istemez

G: Benzerlik, yakınlık ararken farklara, aykırılıklara mı ulaştık?

D: Olsun hocam, farklar olmadan benzerliğin ne anlamı olabilir ki?

G: Peki, fark aramaya devam edelim öyleyse

D: Bana öyle geliyor ki senaryo hele sinema – dizi senaryosu yazmak daha zor

G: Niye ki?

D: Bir kere senaryolar kitaplar gibi ortalıkta dolaşmıyor, nasıldır, neye benzer pek de net bilemiyoruz

G: Ortalıkta niye dolaşsın ki, okunmak için yazılmıyor neticede

D: Orası öyle de, senaryo yazanın sinemanın dilini iyi bilmesi; konuşmalar, hareketler vs. ile beraber yeri geldikçe mekânı anlatması, çevrede olup bitenleri anlatması, insan sesi dışındaki sesleri falan da aktarması gerekir herhalde

G: Muhakkak öyledir. Haklısın. Bir de işin içinde bir yığın müdahil var

D: Ne gibi müdahiller hocam?

G: Senaryo yazarı, hikâye yazan, roman yazan kadar özgürce yazamıyor yazacaklarını, yazmak istediklerini

D: Nasıl yazarlık ki bu?

G: Biz görsel bir anlatımın son halini görüyoruz; o hale nasıl geldi, nerelerden geçti de geldi, ne değişiklikler gördü, bilemiyoruz

D: Hele şu müdahilleri bir anlasak hocam?

G: Bir kere senaryo, görsel anlatımın ilk adımı değil

D: Ne yani, son adımı mı?

G: Hemen hemen

D: Hocam şu safahatı bir tane tane anlatsan?

G: Bak şimdi, bir filmin oluşmasında bir yığın insanın emeği var

D: Onu biliyoruz hocam

G: Biliyorsan senarist dışındakileri bir say bakalım, görev ve yetkileriyle beraber tabii

D: Görev, yetki işinde başarılı olamam belki ama bir kaç isim sayabilirim

G: Hemen başla

D: En başta yönetmen tabii

G: Başta mı sonda mı, sonraya kalsın; başka?

D: Kameraman, ışıkçı, sesçi…

G: Onlardan daha önemlileri?

D: Yapımcı meselâ

G: Peki öyleyse, yapımcı kimdir, ne yapar, görevleri, sorumlulukları?

D: Yapımcı, yapımcı… Yapan eden işte hocam

G: Bu kelimeyi producer, producteur kelimelerinden üretmişler

D: Tamam işte, üretici!

G: Yapımcının üretici demek olduğunu bilmiyorsun ama…

D: Nasıl bilmem hocam, yapımcı, üretici işte

G: Madem biliyorsun söyle bakalım bu üretici ne üretiyor ki adı üreticiye çıkmış?

D: Tüketiciye çıkmasından iyi değil mi hocam?

G: Lafa parça salma Dertli, ne üretir onu söyle!

D: Ne üretecek hocam, konumuz belli; sinema üretir tabii

G: Yani yapıcı, yapımcı filmi üreten kişi, öyle mi?

D: Öyle değil mi?

G: Öyleyse yönetmen ne nane üretiyor?

D: Pes ettim hocam, sen söyle

G: Yönetici çekimi yönetiyor, yapımcı filmi üretiyor

D: Çekim film demek değil mi?

G: Hayır, sadece bir parçası

D: Hocam, şunu benim anlayacağım şekilde anlatır mısın lütfen?

G: Peki, evvelen: burada dili yozlaştırma meselesinin kaçınılmaz sonuçlarından biri var

D: Nasıl yani?

G: Kelimenin aslı, yani Türkçedeki asıl karşılığı imalatçı

D: Eh, yakın birbirine…

G: Ama aynı değil

D: Fark nerde?

G: İmal etmekle üretmek sence aynı mı?

D: Tamam hocam, şimdi anladım: zerzevat üretilir ama imal edilmez

G: Güzel, anlaştığımıza sevindim

D: Ama imalatçının görevini ve film imalatı içindeki yerini hâlâ anlamış değilim

G: Bu da güzel, buna da sevindim

D: Bu sefer neye hocam?

G: Bilmediğini kabul etmene

D: Aşkolsun hocam, ben öyle biri miyim?

G: Nasıl biri yani?

D: Bilmediği konularda bilir gibi davranan biri

G: Değilsin tabii, şimdi ister misin, yapımcının rolünü anlatayım

D: Önce usul hakkında bir şey sorabilir miyim?

G: Elbette, usul hakkındaki sorular her zaman önceliklidir

D: Hocam, bir miktar gerilme seziyorum, yanılıyor muyum acaba?

G: Hayır yanılmıyorsun Dertli

D: O zaman kabahatimi söyle de düzeltmeye çalışayım bari

G: Estağfirullah, kabahat değil de ufak bir yanılgı sadece

D: Nasıl bir yanılgı hocam?

G: Galiba sen film üretme safahatının hâlâ eskisi gibi olduğunu sanıyorsun

D: Nasıl yani?

G: Yani birisi oturup bir senaryo yazıyor, koltuğunun altına alıp kapı kapı dolaşarak bu senaryodan bir film çıkaracak birilerini arıyor; bulursa film çekiliyor

D: Şimdi böyle değil mi yâni?

G: Üstüme gelmesen iyi olur Dertli, hiç de hoşlanmadığım bir lafı söyleteceksin şimdi bana

D: Söyle hocam söyle, içinde kalmasın

G: Ama eminim ki sen de hoşlanmazsın

D: Olsun hocam söyle, aramızda yabancı mı var?

G: Peki, sen istedin; o eskidendi Dertli!

D: Yani senaryosundan film yapacak birilerini arayan senarist modeli mi?

G: Aynen öyle

D: Tamam, bunu anladım; şimdi nasıl yürüyor bu işler peki?

G: Şimdi senaristler filmci aramıyor, filmciler senarist arıyor

D: Oooo! Desene senaristler yaşadı!

G: Niye ki?

D: Niye olsun hocam, nedret kanunu; azalan şeyin değeri artar

G: Ama burda durum biraz farklı

D: Nasıl yani?

G: Önce şu yapımcı meselesini çözelim

D: Çözelim hocam

G: Bir şeyler yazan yazar senaryo değil de edebi bir metin yazsaydı değerlendirmesi için kimi, yani hangi meslek erbabını arardı?

D: Yayıncı arardı tabii

G: Tamam işte; senaristin de yayıncı yerine yapımcı araması icabeder

D: Öyle söylesene hocam yaa! Yani kitap için yayıncı neyse film için de yapımcı odur öyle mi?

G: Aynen öyle

D: Peki aramanın fiilini öznesiyle tümleci neden yer değiştirdi?

G: Çünkü aranan herhangi bir senaryo değil

D: Yani bilinen bir senaryo mu?

G: Öyle olsa niye arasınlar ki?

D: Ya ne öyleyse?

G: Belli özellikleri olan bir senaryo

D: Yapımcı filmde neler olacağını, nelerin olmayacağını kararlaştırmış; buna göre senaryo arıyor öyle mi?

G: Aynen öyle

D: Bu yapımcı ne menem bir adammış arkadaş, evi tasarlamış, projesini çizecek mimar arıyor

G: Haklı ama

D: Nerden alıyor bu hakkı?

G: Paradan

D: Eyvah eyvah, ben de bundan korkuyordum

G: Neyden?

D: İşin ucunun dönüp dolaşıp paraya gelip dayanmasından

G: Başka nereye dayanabilirdi ki?

D: Sanata meselâ

G: Sanattan kastın edebiyatsa tekrarlamak zorundayım: o eskidendi. Ama fikirde haklısın, bu da bir sanat

D: Para kazanma sanatı mı?

G: Öyle demeyelim de, neyin para edeceğini önceden kestirebilme sanatı diyelim

D: Yarışı hangi atın, maçı hangi takımın kazanacağını tahmin edebilmek gibi

G: Orası öyle de meselenin bir boyutu daha var

D: Nedir?

G: Yapımcı aslında bir yatırımcı

D: Yani kaybetme riski de var öyle mi?

G: Evet; planını, projesini, seçimlerini doğru yapamazsa batar

D: Niye batsın ki hocam, olmadı bir başka filme yönelir

G: O kadar basit değil. Her şeyden önce çok pahalı bir işten bahsediyoruz

D: Evet, o da doğru

G: Yapımcının tek işi senarist bulmak değil tabii

D: Başka neler var?

G: Filmin ortaya çıkması, gösterime girmesi için lazım olan her şey

D: Desene adamcağızın işi bir hayli zor

G: Eee, başarılı olursa çok kazanacak ama

D: Biraz sayalım mı hocam?

G: Ne o, yapımcılığa mı heveslendin?

D: Yok hocam, nerde?

G: Peki sayalım öyleyse; hadi başla

D: Yönetici, kameraman, ışıkçı, sesçi; aşçıya bulaşıkçıya kadar emeğine ihtiyaç duyulacak herkes

G: Bütün bunların kullanacağı alet-edevat, takım taklavat; kameradan projektöre, ses kayıt cihazlarından nakil vasıtalarına, kap kacağa kadar her türlü techizat, avadanlık

D: Mekânları da unutmayalım çeşit çeşit iç ve dış mekânlar, bunların mobilyası, mefruşatı vs.

G: Oyuncuları da unutmayalım ama

D: Ayrıca figüranlar ve tabii, hepsinin giyecekleri, makyajları vs.

G: Nasıl kolay mıymış yapımcılık?

D: Yok hocam yaa; saymak bile sıkıntı verdi

G: O zaman “helal olsun kazandığı para” diyebilir miyiz?

D: Herkes ne der bilmem ama ben böyle bir şey diyemem hocam

G: Bedelini peşin peşin, hem de gönül rızasıyla ödüyorsun ama?

D: …

G: N’oldu, niye duraksadın?

D: Ne deyim, ne diyebilirim ki hocam, “haklısın” dan başka?

G: Öyleyse en baştaki soruya bir cevap bulalım

D: Tamam hocam. Bende oluşan kanaat şu: senaryo ile edebiyat arasında bir ilişki var ama meşruiyeti meşkûk!

G: Sinema ile sanat arasında?

D: Sinemanın da bir sanat dalı olduğunu kabul etmek durumundayız ama..

G: Ama ne?

D: Bunun dahi meşruiyeti meşkûk hocam

G: O zaman malayaniden, boş beleş işlerden vakit geçirmekten başka bir işe yaramayan meşgalelerden Yaradana sığınmaktan başka çaremiz yok demektir

D: Amin hocam, amin

Bahri Akçoral