M. Cahid Hocaoğlu / İsyanın Şiiri

İtaatsizlik, boyun eğmeme, ayaklanma anlamlarına gelen isyan, edebiyatta ve özellikle şiirde çok rastlanan bir tema olarak dikkat çekmektedir. Bazı gazetelerin köşe başlarında (veya başka yerlerde, yerlerinde) akademik ünvan sahibi anlı şanlı bilim adamları, ünlü – ünsüz araştırmacılar yazılar döşenmekte; Net’te “İsyan Şiirleri” başlıkları açılmakta, yazarı, şairi belirli-belirsiz, alıntı-çalıntı yığınla yazı – şiir paylaşılmaktadır. Çok kullanılmasının çok “beğeni” çektiği anlamına geldiği kabul edilirse bu itibarın sebeplerini araştırmak faydalı olabilir.

Söze ve yazıya dökülmüş isyanın faili, yani isyan eden bellidir; yani dileyen herkes isyan edebilir. Çünkü bunların çoğunda sözkonusu olan eylemli bir isyan değil, düşüncede, hatta hayal âleminde kısacası sözde olan bir isyandır. İsyanın muhatabı, yani mef’ulü, yani tümleci ise oldukça geniş bir çeşit yelpazesi oluşturmaktadır: sevgiliye, ana-babaya, yerel ve merkezî yönetimlere, yargı ve infaz görevlilerine, güvenlik güçlerine; giderek adalete, yasalara talihe, bahta, hattâ başta kader, kutsal kavramlara; kısacası her türlü otoriteye isyandan bahsedilebilir.

İsyan edebiyatını parlatmak da bir edebî tür haline gelmiş gibi görünüyor. Elbette maksat sanat değil, sanatı siyasi mesajlara aracı yapmak. Bu kışkırtıcılar tarihin derinliklerinden örnek toplamayı pek seviyorlar. Meselâ 17. nci yüzyılın şiir ustası Nef’i gözdelerindendir. Öyle ya devrin ileri gelenlerini, nice vezirleri hatta sadrazamı eleştirmekten çekinmeyen Nef’i babasını bile acımasızca hicvetmemiş mi:

Peder değil bu bela-yı siyahtır başa

İyi de, hicivle isyan muadil mi? Elbette değil; işin içinde “otorite” var ya; araştırmacıya bu kâfi.

Dadaloğlu açıkça devlete isyan eder:

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

18.nci yüzyılda yaşamış olan ozanı, yüzyıl sonra kurulacak Fırka-i İslâhiye’ye karşı savaşan bir halk kahramanına çevirmekte de beis görmez bu önyargılı araştırmacılar.  Adeta gerçeği araştırmak yerine kendi doğrularına taraftar aramaktadırlar.

17.nci yüzyıl ozanlarından Kul Nesimi önce ar ve namusa sonra harama isyan eder:

Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne

Sofular haram demişler bu aşkın badesine

Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne

 On sekizinci yüzyıl ozanı Dertli bu günün Türkçesiyle telli sazı överken âyete, kadıya ve adalete isyan eder:

Telli sazdır bunun adı,

Ne ayet dinler ne kadı,

Bunu çalan anlar kendi

Şeytan bunun neresinde?

Bu şiir hakkındaki rivayetlere göre bir kadı, Dertli’ ye “sazın içinde şeytan olduğu”  yolunda bir “haber” göndermiştir.  Kadı niye doğrudan söylememiş, Dertli’yi böyle muhatab almasının sebebi neymiş, bir dava mı varmış yoksa kadı durup dururken mi böyle bir “haber göndermek” istemiş?  Başka saz çalanlara da haber göndermiş mi, koskoca kadı bu kadar kesin bildiği bir konuda neden bir yasak çıkarmamış da haber göndermekle yetinmiş; sazı böyle kötüleyen başka kadı yok da Dertl’nin kadısı türünün tek örneği mi? Bu ve cevabı olmayan benzer soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak bu manzumenin Dertli’ye ait olup olmadığı, hikâyenin doğruluğu gibi konular artık pek de önemli değil. Önemli olan bu manzume ve hikâyenin seveninin çokluğu ve sevme sebepleri. Gene de bir hususun altını çizmek gerekir: Edebiyatta “ters intihal” çok görülen bir durumdur: yâni birisi bir şeyler yazar ve bilinen, sevilen birinin imzasıyla ortaya atar, devrin imkânlarıyla yayar. Hususen “Halk Edebiyatı” alanında bunun örneği çoktur.

Manzumenin muhtevasına ve mesajına gelince: “sazın içindeki şeytan” motifi alegori yoluyla alaya alınmakta, şeytana aslına aykırı bir takım özellikler yüklenmekte, şeytanın gözle görülebilir, sesi duyulabilir, boynuzlu, kuyruklu bir yaratık olduğu öngörülmektedir. Böyle nitelemelerin ya işin hakikatini bilmemekten ya da bu hakikati önemsememekten kaynaklandığı bellidir. Ayrıca bu cehalet ve lâkaydinin altında bu “apaçık düşman” ın varlığını inkâr gibi onun başta gelen vesveselerinden birine kapılmış olma ihtimali de oldukça yüksektir.

Nitekim manzumenin başta gelen tema’ sının inkâr ve isyan olduğu; yazan, beğenen ve yayan herkesin Ne ayet dinler ne kadı cümlesinde ifadesini bulduğu üzere âyet ve adalete isyan halinde oldukları da açıkça bellidir.

  1. ncı yüzyıl ozanı Pir Sultan Abdal da inkâr ve isyan edebiyatının önde giden ünlülerindendir:

Alınmış abdestim aldırırlarsa

Kılınmış namazım kıldırırlarsa

Sizde Şah diyeni öldürürlerse

Ben de bu yayladan Şah´a giderim

 Buradaki alınmış abdest, kılınmış namaz motifi, ibadetin tarifini kendine göre, kendi düşünüş,  anlayış ve inancına göre; kısacası işine geldiği gibi yapan, doğrusunun bu olduğunu iddia eden grupların kültüründe yer alır.  Sonuçta doğru ibadeti, kâinatı yoktan var edenin insanoğlunun bilmesini, uymasını istediği, emrettiği “doğru yol” u inkâr eden âsi bir anlayışın icat ettiği inanış sisteminin temel unsurlarından biridir.

Bu hakikat de bizi konunun özüne yaklaştırır: birileri kendilerine göre bir yol uydurmuş, uymuş gitmektedir. “Semi’na ve ata’na” (duyduk ve itaat ettik) yerine “semi’na ve asayna” (duyduk ve isyan ettik) demeyi seçen üstelik bunu iftiharla öne süren; herkesi bu safsataları kabul etmeye, taraftarlarının da inançlarını pekiştirmeye, sayılarını artırmaya çalışan bir propaganda çabası ile karşı karşıya olduğumuz bellidir.

Bu isyan teşvikçilerinin dikkat çeken bir hususiyeti de şudur: yaptıkları alıntılarda isyanı ne doğrudan dile getiren ne de ima eden bir yön bulunmasını önemsemezler. Uzmanlık seviyeleri o kadar yüksektir ki çoğu zaman isyanın kime – neye karşı yapılmakta olduğunu belirtmeye bile lüzum görmezler; isyan diyorlarsa isyandır işte.

Meselâ:

– Köroğlu:

Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu

– Şarkışla’ lı Âşık Serdari:

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akıbet dağılır ilimiz bizim

– Pir Sultan Abdal:

Benden selam olsun ev külfetine

Çıkıp ele karşı ağlamasınlar

– Nesimi

 Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına

Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem

 Bu örneklere bakarak bu tema’nın halk edebiyatına özgü olduğu düşünülmemelidir; divan edebiyatı da bu kampanyadan nasibini bolca almıştır:

Baki:

Fermân-ı aşka can ile var inkıyâdımız

Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız

Baş eğmeyiz edâniye dünya-yı dûn içün

Allâhadır tevekkülümüz i’timâdımız

Biz müttekâ-yi zer-keş-i câha dayanmayız

Hakkın kemâl-i lutfunadır istinâdımız

 

inkıyad: Boyun eğme, muti olma, teslim olma, itaat etme

edâni: alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler

mütteka: dayanmağa, yaslanmağa yarayan şey

zer-keş: altın işlemeli, altın kakmalı

câh: makam, mansıb, kadr, itibar

istinad: dayanma, güvenme, itimat

 

Not:

  • İçinde “Allah” ve “Hak” kelimeleri bulunan mısralar alıntıya alınmamış; konuya veya laikliğe aykırı bulunmuş olabilir
  • “Altın işlemeli baston” iktidar demekmiş, sayın uzman öyle diyor

Çağdaş şairlerden verilen örneklere hiç girmeyelim en iyisi.

Çünkü sırada inhirafa, yani sapmaya uğratılmış, ifsad edilmiş muhteşem bir şiir var, muhteşem bir kişiden, Hz. Mevlana’dan:

“Bir Anadolu Hümanisti Mevlana” isimli kitapta Hz. Pir’in bir gazelinin tercümesi şöyle:

 

Öyle karanlık bir geceyim ki, aya isyan ettim

Öyle çıplak ve yoksulum ki, sultana isyan ettim

O güzeller güzeli lütfedip çağırdı da beni

Gitmiyorum evine yola ize isyan ettim

 

İnatlar etse sevgilim nazlar etse, üzse beni

Yine de ah demeyeceğim: ah çekmeye isyan ettim

Altınla, şanla, mevkiyle çelmek isterler aklımı

Bilmezler altına da şana da mevkiye de isyan ettim

 

Kuru bir saman çöpüyüm ama, mıknatısa isyan ettim

Öyle bir zerreyiz ki biz, isyan ettik dört unsura

Suya, ateşe, rüzgâra toprağa; isyan ettik beş duyuya

Beş altı dediğin nedir ki zaten senin?

 

Öyle bir zerreyim ki ben, tek’e isyan ettim

Bu söze dayanamazsın, çünkü suyun dışındasın

Güneşe benzediği için ben güneşe isyan ettim

 

Aynı şiirin A. Gölpınarlı tarafından yapılan tercümesi ise şöyle:

 

Öylesine karanlık bir geceyim ki ay’a kızgınım. Öylesine çırılçıplak bir yoksulum ki padişaha öfkelenmişim.

 

O eşsiz, tek güzel lütfediyor eve çağırıyor beni; fakat bir bahane bulmuşum, yola da kızmışım yolculuğa da

 

Sevgilim inada girişse, nazlansa, beni kederlere atsa, kararsız bir hale getirse

gene de ah etmeyeceğim ah’a da kızgınım şimdi.

 

Gâh altınla aldatır beni, gâh mevkiyle, gâh orduyla. Ondan altın istemem ben, mevkilere de kızgınım zaten.

 

Öylesine bir demirim ki koca mıknatıstan kaçıyorum. Bir saman çöpüyüm ama âlemin mıknatısına öfkelenmişim.

 

Öyle bir zerreyiz ki dört unsura da öfkeliyiz, beş duyguya da altı cihete de. Zaten beş, altı dediğin nedir ki tek olana bile kızgınım ben.

 

Bu söze dayanamazsın sen çünkü suyun dışındasın. Güneşe benzeyenlere bile neden benziyorlar diye öfkelenmedeyim.

 

Bu mütercim de ifsad konusunda pek mümtaz olsa da, “kızgın”, “öfkeli” kelimelerinin hepsini “isyan” a çevirmeyecek kadar dürüst davranmış en azından.

 

Şimdi önceki tercümeyi yapandan açıklama istesek, “ha kızgın, öfkeli ha da asi; ne farkı var kardeşim?” gibilerden öfkelenecektir.

 

En iyisi kararı okuyucuya bırakmak galiba.

 

M. Cahid Hocaoğlu