M. Sait Karaçorlu / Mesneviden

Anne Uykusunda Bebeğin Burnunu Okşar Uyansın Da Beslensin Diye Uyandırır Ya

 

Ey Ahmet! Bu sefil toprağın askeri kim ki?

Kameri parçalamak senin emrinde değil mi?

 

Şunun devri uğurlu bunun devri uğursuz diyenler

Bu hiç kimsenin değil senin devrindir gafiller bilsinler

 

Senin devrin o kadar yücedir ki Hazreti Musa

Senin devrinde yaşamak için etti de dua

 

Çünkü senin devrinin parlaklığını görmüştü ayan

Ondaki sabahın tecellisinden bulmuştu nişan

 

Dedi ki “Ya Rab! O ne güzel devir, rahmet devridir

Hem rahmet hem de nur-ı hikmet devridir

 

Musa’yı denizlere daldırsan orada kalsa

Ahmet’in devrinde tekrar ortaya çıksa

 

Hak Teâlâ ona “Ya Musa!” diye cevap vermişti

“Sen o devri halvet yolunu bulmak için görmüştün”

 

“Her devir bir diğer devre bağlıdır Ey Musa!

Bu kilim çok uzundur, çek ayağını, uzatma”

 

“Ey Ahmet!” Hazreti peygambere s.a.v. hitaptır. Hitapta bulunan Cenabı Haktır. Veya Cenabı Hakkın dilinden ona hitap edilmekte, ona şöyle söyledi, görünmeyen cümlesi ile söze giriş yapılmaktadır.

Hazreti Peygamber s.a.v. de diğer peygamberler gibiydi.  Tek başınaydı. Mekke’de dünyaya gelmiş, okuma yazma bilmeyen bir yetimdi. Etrafında ordusu, silahlı güçleri, kantarlarca altını ve dinarı yoktu. Mekke ahalisi kendi şartlarında onunla kıyas edilmeyecek bir kudretin temsilcisi idiler. Savaşçıydılar, örgütlü bir site devleti yönetiyorlardı. Aralarında başta kan bağı olmak üzere yazılı olmayan ama herkesin uymak zorunda oldukları çok katı kurallardan oluşmuş bir toplum düzenleri vardı. İçlerinde gerçekten çok zeki, çok bilgili, çok cengâver, çok cesur insanlar vardı. Fakat kudretlilerin en kudretlisi onu seçmişti. Onu resul olarak görevlendirmişti. Maddi şartlar içinde gerçekleşmesi mümkün görülmeyecek bir görevdi. Ama öyle olmadı tarihin seyri değişti. İnsanlık onun eliyle vahşetten medeniyete yükseldi.

Maddi şartlar kadar hayali varlıklara izafe ettikleri güçlerden de yardım isteyenler, mesela, yıldızların dünyanın devri üzerinde, uğur / uğursuzluk, zafer / hezimet, idbar / ikbal gibi etkileri olabileceğini düşünenler istediklerini söylesinler. “Devir Kamer Devri” desinler mesela. Hangi devir olursa olsun, hangi kudrete sığınırsa sığınsınlar, devir senin devrin, kudret senin kudretindir. Ayak bastığın sefil toprak ayak izinle değer kazanmıştır. Parmağını uzatsan kamer ikiye bölünür.

Devrin senin devrin oluşu sadece gözle görünen değişim ile ilgili değildi. Aynı zamanda senin terbiyenden ufuk insanlar yetişmişti. Manevi âlemin şaşaası yeryüzüne inmişti. Manen o kadar parlak bir devir idi ki binlerce sene önce yaşamış, kendisine birçok mucizeler verilmiş Hazreti Musa bile senin devrinden bir şekilde haberdar olunca o devirde yaşamak istediğini beyan etmişti. Ama her devir bir başka devre bağlıydı. Devirler aralarındaki bağlantılarla sürüp gidecek, sürelerini böyle tamamlayacaktı.

 

“Ben kerem sahibiyim, lütfüm kullarıma ayan

Lakin her talebin şartı feda etmektir can”

 

“Anne uykusunda bebeğin burnunu okşar ya

Uyansın da beslensin diye uyandırır ya”

 

“O bebek açlığından habersiz uyur

Anne göğsünde süt ona hazırlanmış sofradır”

 

(370)“Ben gizli bir rahmet hazinesiydim

Hidayete ermiş ümmete vücut verdim”

 

Yine Cenabı Hakkın dilinden beyan edilen buna bağlı bir diğer hakikat şudur; devirlerin dönüşü de kudreti yok zannedilen tek başlarına her bir peygamberin dünyanın akışını değiştirecek güç sergilemeleri de her şeyin sahibi, sonsuz kudretiyle Cenabı Hakkın takdiri iledir. Onun cömertliği onun lütfu ile olur biter her şey. Kul eğer bu inanca sımsıkı yapışırsa, kendinde bir güç olduğunu vehmetmez asıl güç sahibine teslim olursa, canını feda ederse bu lütuflara erer. Bu tıpkı kendisi derin uykuda iken sofrası hazırlanan bebeğin durumuna benzer. Bebek güçten kudretten kendi kendini beslemekten doyurmaktan mahrum bir güçsüzdür. İnsanlar da öyledir. Manevi gıdaları konusunda kendi başlarına çaresizdirler. Annesi bebeğin gıdasını hazırlar. Sonra onu beslemek için uykudan uyansın diye burnunu okşar. Burnu okşanan bebek uyanır, hiç çaba harcamadığı hazır sofrasına kurulur, sütünü emmeye başlar.

İnsanı besleyen manevi gıdalar da böyledir. İnsan o manevi gıdalara ulaşabilmek için burnunun okşanmasını beklemelidir. Manevi gıdaya ulaştıran her vesile uykuda burnunun okşanması gibidir. Bu bazen hayatın normal akışını bölen bir bela bir musibet bir acı bir felaket şeklinde tecelli eder. Bazen hiç ummadığı beklemediği yerden gelen bir işaret bir haberle kendini gösterir. Maddi sebeplere ve sonuçlara bağlanır veya “tesadüf” denilip geçilirse hızla geçip giden bir trenin arkasından bakakalır. Eğer manevi âlemden hissesine düşeni alırsa bütün güç dengeleri bozulur.

 

“Sen bütün kerametlerine talipsen onun

İşte o zaman sadakat şekle bürünür”

 

“O Fahri Cihan çok putlar kırmış idi

Ümmeti “Allah” diyebilsin diyeydi

 

“Olmasaydı onun tertemiz tebliği

Putperest olurdun ecdadın gibi”

 

“İşte putlara meyletmekten kurtulanların hepsine

Hakkını bilmek, ona şükretmek vaciptir üzerlerine”

 

Bu güç dengelerinin bozulmasına “keramet” derler. Maddi sebepler ve sonuçlar içinde mümkün gibi görünmeyen şeyler bir anda oluverir. Hazreti Peygamber’in s.a.v. Kâbe’nin içinde ki üç yüz atmış putu devirmesi tek başına nübüvvetini ilan ettikten yirmi küsur sene sonra gerçekleşmişti. Başlangıçta ihtimal dahi verilemeyecek bu büyük değişim ve dönüşüm bir bakıma tarihin akışını da tersine döndürmüştü. Babalarından gördükleri üzere putlara tapmayı Allah’a kulluk etmek zanneden insanlar bilinçlerindeki karanlıktan kurtulup aydınlığa çıkmışlardı. Bizler de o değişim ve dönüşümün nimeti ile tevhit ehliyiz. Bizler de o karanlığın içinde yok olup gitmediğimiz için, iman etme imkânına sahip olduğumuz için şükretmeliyiz. Bu durum iman ehlinin, imanlarından dolayı kibirlenip büyüklük taslamalarına değil, putperestlikten kurtuldukları için şükretmelerine sebeptir. Ve bu şükür her iman ehlinin üzerine vaciptir.

“Eğer ona mahsus şükür nedir diye sorulacak olursa

İçteki putlardan kurtulmaktır ermek için halasa”

 

“O senin başını puta meyletmekten kurtarmış idi

Sen de o kuvvetle gönlünü temizle hadi”

 

“Dinin için eğer şükretmiyorsan

Baba mirası gibi bedava bulduğundandır”

 

Bu şükrün neden farkında değilsin biliyor musun? Dinin baba mirası gibi, putlara hiç tapmadan iman ehli olduğun için. İmanın için bir zahmete bir eziyete katlanmadığın için. Ama asıl putun içindeki nefsin olduğunu unutma. Dışardaki taştan ağaçtan putlara tapmıyorum diye kendine fazla güvenme. O seni dışardaki bu putlara tapmaktan kurtarmıştı. Şimdi sıra sende, sen de içindeki putları kırmanın, gönlünü her türlü puttan temizlemenin gayreti içine gir.

 

“Mirasyedi mal kıymetini bilmez zira

Rüstem çekti zahmeti mal kaldı Zal’a”

 

Sakın mirasyedilik yapma. Mirasyediler gibi hiç zahmetini çekmeden eline geçmiş babadan kalma serveti har vurup harman savurma. Bedeli ödenmeden ele geçen her şey değerinden kaybeder. Bir şeyin değeri onu elde etmek için ödenen bedelle doğru orantılıdır. Mirasyedilik bunları düşünmeye bile fırsat vermez.

Zal ve Rüstem veya Zal oğlu Rüstem bir İran efsanesidir. Şehname başta olmak üzere birçok eserde bu efsanenin teferruatı anlatılır. Ölen Rüstem’in bin bir meşakkatle topladığı dünya servetinin Zal’a miras olarak kalması, mirasyediliğin ifadesinden kinayedir.

 

“Rahmetim artar da artar giryanlar için

Nimetim sonsuz bollaşır Nalânlar için”

 

(380) “Vermeyecek olsam nimetlerimi göstermez idim

Kapalı kapıları açar benim rahmetim”

 

“Rahmetim gözyaşına bağlıdır

Nimetim ağlayan sarf olunur”

 

Yine Cenabı Hakkın lisanı ile kulun manevi gıdalara, güçsüzken kudrete, sapkınken hidayete, süfli iken kerem ve asalete ulaşmasının yolu yordamı beyan ediliyor. Ağlamak, inlemek, yalvarmak yani kudreti kendine izafe etmeyerek güçsüzlüğünü ilan ile dua etmek. İşte o zaman merhamet kapısı açılır, lütuf ve nimet bollaşır. Allah, her isteyene her istediğini verir, vermeyecek olsa haber vermezdi.

 

M. Sait Karaçorlu