Editör’den / Edebiyata Dair

Ali Nusret (1872 / 1913) edebiyatın geçiş dönemi şanssızlığına uğramış, unutulup gitmiş değerlerimizden biri. Ağabeyi Cenap Şehabettin ondan biraz daha şanslıdır. Dönemin edebiyat insanlarının birçoğu gibi o da asker kökenlidir. Öğretmenlik yapar. Edebiyat üzerine yazıları Servet-i Fünun dergisinde yayınlanır. Çeviriler yapar. Basılmış eserlerinden “Şihab” şiirleridir. “Muallim Mustel” “İki Kadın” “Köy Muaşakaları” isimli çevirileri vardır. “Makalat-ı Tarihiye ve Edebiye” gazeteler ve dergilerde yayınlanan müstakil makalelerini bir araya toplayan eseridir. Son derecede kayda değer bir eserdir.

Bu eserde diyor ki Ali Nusret;

[Bütün güzel sanatlar içinde vicdanın telini titreterek duyguları terbiye etme, ahlakı düzeltme ve fikirleri aydınlatma açısından edebiyatın temiz ve görkemli bir makama sahip olduğuna hiç şüphe yoktur. Tabiatın rahminden az çok hayvani güdülerle doğan insanın varlığını mümkün olduğu kadar meleklere ait güzel vasıflarla süsleyip temizleyen ve yücelten edebiyat, bu itibarla insan toplumunun en temiz ruh mürebbisidir. Adeta denilebilir ki insanların vicdanı; şairlerin, edebiyat ehlinin asil ilim yurdunda incelenerek fenalığa olan eğilimleri yok edilip yücelişe olan kabiliyetleri artırılır. Temiz ve arınmış bir halde hayatın mutluluk ve lezzetlerine bırakılır]

Edebiyat için “Ruh Mürebbisi” tanımı çok çarpıcı. Alıntının tamamı ise dün / bugün, eski /yeni çatışmasının en temel ayrım noktasına işaret etmekte. Sanatın bütününü işin içine katmadan sadece edebiyatla sınırlı olarak baktığımızda bile, neyin sanat olduğu, hangilerinin dışarda kaldığı konusunda adeta uçurum denilecek büyüklükte farklılaşma olduğunu görmekteyiz.

Mesela, biz kimliksizleşmenin sanatı da sanatçıyı da yozlaştırdığını, kimliksiz bir sanatçının evrenselleşemeyeceğini söyler dururuz. Fakat geçenlerde bunun tam aksini duyduk. Venedik’te yaşayan Türk asıllı bir resim sanatçısını dinledim. “Ben sanatımı kimliksizleşmeyi başararak bu noktaya getirdim, çünkü kimliği aşmadan özgürleşilemez, özgürleşmeden sanatçı olunamaz” diyordu. Bu bir fikir ayrılığı tartışması düzeyinde kalsaydı hiçbir beis yoktu. Oysa işin seyri böyle değil. Köşe başını tutmuş, sanatın baronu koltuğuna oturmuş güruhun üst perdeden ve yukardan “sanat şudur, sanatçı budur” diye ahkâm kesmesine alışkınız. Onlara göre mesela, çıplaklıkla sorunu olan sanatçı olamaz.  Bu yüzden muhafazakâr kesimden sanatçı çıkmaz. Yani? Yani Cemal Süreyya sanatçının dibidir, ama mülkiyeden arkadaş oldukları için “sezo birkaç imge ödünç versene” diye takıldığı Sezai Karakoç sanatçı değildir, adının geçmesine bile tahammül edilemez.

Bunların en belli başlı sorunlarından birisi de sanat eserinin öğreticiliği meselesidir. Onlara göre şiir, roman, hikâye, öğretmez, ders vermez, öğütçü değildir. Eğer bunun zerresi varsa eserde boynuna “didaktik” diye bir yafta asmaktan çekinmez. Didaktik olmak eserin düzeyinin düşüklüğünün sertifikası hükmündedir.

Oysa Ali Nusret, son derecede tutarlı gerekçelerle edebiyat için “Ruh Mürebbisi” diyor. Çıkış noktası olarak var oluşumuzda hayvan ve melek gibi iki zıt kavramın potansiyel olarak mevcut olduğunu gösteriyor. Bu iki tarafın biri güçlendikçe diğeri zayıflayacaktır. İnsana düşen alçalış değil yüceliş tarafını güçlendirmektir. Şairler insanın vicdanına seslenir.  Böylece onların [fenalığa olan eğilimleri yok edilip yücelişe olan kabiliyetleri artırılır]

Ahenk dergisi 55. Sayısında okyanus kadar büyük bu meselinin bir kenarından tutup irdelemeye çalıştı.

Edebiyata dair bir dosya hazırladı.

M. Cahid Hoacoğlu’nun İsyanın Şiiri, Bahri Akçoral’ın “Senaryo ve Edebiyat” Mehmet Harputlu’nun “Okumadığınız İçin Teşekkür Ederim” başlıklı yazılarında, Nesir Defterinde Havva Albayrak’ın hazırladığı Ali Nusret Makalesinin geniş alıntısında edebiyatın ne olduğu, ne olması gerektiği, ne olmaması gerektiğine dair düşünceleri var.

Sağlık ve esenlik dileklerimizle

*