Karmaşık Duygular/Stefan Zweig

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış. İstanbul 2015, 2. Basım. Almanca aslından İlknur İgan çevirmiş. 256 sayfa. Modern Klasikler Dizisi – 55 diye ayrıca bir not düşülmüş künyesine.
Birinci Hikâye; “Ormanın Üzerindeki Yıldız” Bir otelin yemek salonunda garson, masanın birine servis yapmaktadır. Masada bir kontes ve yaşlı bir asilzade vardır. Servis esnasında garson bir saniye kadar süren bir an yaşar. Bu kısa zaman dilimi dışa vuran hiç bir etkiye sahip değildir. Fakat adeta bütün bir günü hatta bütün bir ömrü içine alacak derecede çarpıcıdır. Otelin çevik garsonu François, kontesin uzanan bıçağına tabağı hazır etmek için biraz fazlaca eğilir. İşte o anda, “boynunun beyaz ışıltılı ve yumuşak bir çizgi gibi koyu saç selinden çıkarak kabarık, koyu kırmızı giysinin içinde kayboluşunu gördü. Sanki içinde harlı bir ateş parlamıştı”. Hikâyenin devamında François’in bu saniyelik eylemle iç dünyasının nasıl alt üst olduğu anlatılır. Sürdürdüğü ömür, bu kırılma anından sonra adeta ray değiştirmiştir. Biz bunları okurken insanın iç dünyasındaki çalkantıların, dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz.
İkinci Hikâye; “Erika Ewald’in Aşkı”nda genç bir kızın müzik hocasına duyduğu platonik aşkın nasıl yükseldiği ve yıkıldığı anlatılır. Tıpkı birinci hikâyede olduğu gibi olay örgüsü son derecede basittir. İçinde gizemli bilmeceler, fantastik olağanüstülükler yoktur. Bir genç kız birine tutulmuştur. Tutulduğu adam yalnızca kendini sevebilecek bir nobrandır. Eni boyu, önü sonu bu kadardır. Ama o genç kızın dışarıda değil içerde yaşadıkları, piramitlerin gizemi kadar esrarengiz, sayfalara sığmayacak kadar yoğundur. Sadece ağlama sahnesi bile insanın algısını bozar. Hikâyenin modern dil ile anlatısı şöyle olabilirdi: “Ve Erika Ewald ağlamaya başladı” Oysa mesele bu değildir. “Bu dipsiz bir korku ve acıyla bir hıçkırmaydı, bir sarhoşun çakırkeyif hüznü değildi, aslında kızın ağlamasında ilkel bir şiddet vardı; yıllarca kafeste kapalı kalmış ve bir anda yabanıl bir güçle parmaklıkları kırmış vahşi bir hayvan gibiydi; bu onun belli belirsiz bilmekte olduğu ve şimdi sarsıntılı bir sağanakla çözülen son derecede kutsal ve derin acısıydı”
Yine, biz bunları okurken insanın iç dünyasındaki çalkantıların dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz.
Üçüncü hikâye; “Alacakaranlık Hikâyesi”. Bir genç ve onun misafir olduğu evde üç genç kız var. Gece karanlıkta, bahçede, büyük ağaçların arasında yüzünü görmeden bunlardan birisiyle yakınlaşan genç, günler boyunca bu kızın hangisi olduğunu bulmaya çalışır. Gece karanlığında göremediği kızla ilgili bütün bulgular, aslında kendisinin meylettiği ile birleştirdiği bir yanılsama mıdır yoksa gerçek mi? Bu hikâyede yazarın üslubu, bir merhale daha ilerlemiş, bilincin bile dışa doğru değil içe doğru ilerlediği iddiasına varmıştır; Sevdiğimiz gerçekten sevdiğimiz mi, yoksa iç dünyamızda yaşadığımız bir duyguya dış dünyada bir varlık atfetmekten mi ibaret her şey? Hikâyenin son satırları adeta okuyucuyu bu kadar derine itmenin pişmanlığı gibidir: “Bak ben bu hikâye hüzün ve kasvet dolu olsun istememiştim, ben sadece aşka hazırlıksız yakalanan bir delikanlıdan söz etmek, onun bir kıza, bir başka kızın da ona aşık oluşunun hikâyesini anlatmak istemiştim. Fakat akşam karanlığında anlatılan hikâyelerin hepsi yolunu şaşırıp hüznün sessiz patikasına girerler”
Yine, biz bunları okurken insanın iç dünyasındaki çalkantıların dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz.
Dördüncü hikâye; “Unutulmuş Düşler”
Beşinci hikâye; “Zıt İkizler”
Altıncı hikâye; “Bir Yüreğin Çöküşü”
Yedinci Hikâye; “Karmaşık Duygular”
Bir üniversite öğrencisi; havai, amaçsız, hayatı sadece yaşamış, anlamı üzerinde düşünmeye fırsatı olmayacak kadar hızlı yaşamış. Bir Profesörü dinler. Çarpılır, hayatı değişir, cahilliğinden utanır. Hocanın retoriği öylesine güçlü ve dile öylesine hakimdir ki, gencin ilk işi hemen orada derslere kabulü ricası olur. Genci bu gecikmişliğinin utancından kurtarmak için hoca “duraklar da müziğe dahil” der. Gencin kendindeki değişimi ifade için kurduğu cümle şöyle; “Tüm dünyevi hazlarını sözcüklerin ruhunda hissetme isteği”
Öğrencinin hocasına duyduğu hayranlık günden güne artmakta, onu bütün benliğiyle içine çeken bir anafora dönüşmektedir. Beklediği bir güzel sözcükten mahrum kalış, bir tebessümün esirgenmesi, bir surat asış, bir kaş çatış içinde fırtınalar koparmaktadır. Ayrıca “neden” “niçin” “nasıl” sorularıyla perişan olmaktadır. Çünkü bu olağanüstü hocanın davranışlarında, günlük hayatında, yaklaşmasında veya uzaklaşmasında sebebi bilinemeyecek bir gariplik, bir sıra dışılık, hatta tutarsızlık vardır. Her tutarsızlığın etkisi sıcaktan soğuğa, zirveden çukura, sevinçten hüzne, umuttan çöküntüye, gidişlere ve gelişlere, inişlere ve çıkışlara, yükselişlere ve dibe vuruşlara yol açmaktadır.
Bunları okurken, kitabın sonuna varıncaya kadar, insanın iç dünyasındaki çalkantıların dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz.
Çünkü kitap modern dünyanın görsellik bulaşığı, derinliksiz, minyatür anlatısı değil, basbayağı bildiğiniz klasiklerden. Hem de en iyilerinden.

Mehmet Harputlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir