Enformasyon Çağı’na Sinema Penceresinden Bir Bakış / Hamza Emekli

‘’Dünya çılgın bir seyir aldığına göre biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz‘’
Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı

Giriş
Fransız düşünür ve kuramcı Baudrillard’ın simülasyon teorisinden yola çıkarak dünyayı ele alış biçimi biz Doğu toplumlarına esas itibariyle pek de yabancı bir mesele değildir. Dünya’nın bir algıdan ve hatta yanılgıdan ibaret olduğu düşüncesi daha önce de ifade ettiğim gibi Doğu-Batı ayrımı yapmaksızın Hikmet ehli olan kadim felsefede (Platon’un mağara alegorisinde ve Hint Düşüncesi’nden etkilenen tasavvufi belli başlı akımlarda) kendisini gösterir. Fransız düşünür dünyanın ‘’küresel bir köy’’ olduğunu söylemektedir çarpıcı bir biçimde (Baudrillard, 2003). Haksız da değildir, zira ABD’nin sıradan bir kasabasındaki soygun görüntülerini, ağaçta mahsur kalan İsveçli bir kediyi ve Afganistan’daki kadın cinayetlerini izlemekteyiz akşam yemeğimize meze olarak. Hayatımıza kaldığımız yerden devam etmekteyiz. Konvansiyonel savaşın yerini ekranlardaki bilgisayar oyunları benzeri sanal savaşların (Sanal savaş bağlamında Barry Levinson imzalı Başkanın Adamları (1997) filmi iyi bir örnektir) aldığı görüntüler dünyasında yaşıyoruz. Görüntülere maruz kalıyoruz, reklamlara ve budala TV dizilerindeki fit vücutlu, şık giyimli erkek ve kadınların ödünç hayatlarına. Bütün bu söylemlerin kendisi dahi bir nevi reklama dönüşebilmektedir kimi zaman. Hakiki bir muhalefetin vuku bulacağına dahi inancımız zayıf. Sistemin- oyunun- içinden çıkmadan onu topa tutmak mümkün görünmüyor. Sinema tam da bu aşamada devreye giriyor, yaşadığımız çağı hırpalayan, sorgulayan ve seyirciyi rahatsız eden bir işlev varsa sinema vardır aksi halde rüya fabrikasından satın aldığımız ürünü çoktan tüketmişizdir.
Her gün malumat bombardımanına tutulduğumuz kitle iletişim araçları tarafından sarf edilen ‘’küreselleşme’’ kelimesiyle karşılaşıyoruz ister istemez. Dünyanın geldiği kaçınılmaz aşamada bir nevi makyöz görevi görmektedirler bu güruha mensup olanlar. Konumuz ne küreselleşmenin açtığı derin yaralar ne de istenç ya da tasarım olarak dünyanın felsefi yorumlanışı.
‘’Kierkegaard, ‘ felsefe, hayatın memeleri kurumuş sütanasıdır, eğitir, ama emzirmez’ demiş. Peki, içinde yaşadığımız teknolojik medeniyetin eğitmeyen ama emziren sütanası nedir?’’ (Özel, 1984: 54). İşte bu sorunun cevabını aramak şöyle dursun, sorunun etrafında bir kavram haritası çıkarabilmek naçizane amacım. İsmet Özel yine bir başka yazısında da sanatı bir elma kurduna benzetmiştir. Yedinci sanatın yıkıcılığı o denli kuvvetlidir ki beslendiği medeniyetin veya ideolojinin aksayan yanlarını ifşa etmekten çok onun kusurlarını yaratan yegâne şeydir diyebiliriz. Açtığı gediklerden sızan güneş ışığı ile dünyayı görüşümüz berraklık kazanır. ‘’Zira sinema, Batı uygarlığının yaşadığı çok yönlü felsefî / varoluşsal krizin ürünü olarak doğmuştur. Yani sinema, hem medeniyet krizinin çocuğudur; hem de bu medeniyet krizinin nasıl aşılabileceğinin imkânlarını sunan ama henüz bu imkânların neler olduğunu fark edemediğimiz bir idrak ve ifade biçimdir. ‘’(Kaplan, Felsefe Öldü! Yaşasın Sinema)

Yeni Ruhban Sınıfı: Eğitmenler

1997 yapımı Şeytan’ın Avukatı filminde John Milton hukukçuları, zikrettiğim bu yeni sınıfa dâhil ediyordu. Ben bu fikre katılmakla birlikte, daha kapsayıcı bir görüş ileri sürüyorum. Eğitim hayatın temelidir, bu önermeye itiraz etmek dahi bir eğitim gerektirir. Yeryüzündeki bütün disiplinler sıfır ila sonsuzluk arasında bir değere sahipse, disiplin yahut yöntemin temelini teşkil eden eğitimin bayraktarları ise sıkça kulağımıza çalınan işte bu uzmanlar sınıfından başkaları değildir. Yazının giriş kısmında da bahsettiğim akşam haberleri kuşağında duymamamız mümkün olmayan ‘’ uzmanlar uyarıyor ‘’ tehdidini hatırlayınız.
2013 yapımı Para Avcısı filminin bütün aşırılıklarını bir kenara bırakarak sizleri son 2 dakikası için saygı duruşuna davet ediyorum. Sinemaseverlerin bildiği tabirle filmin son sahnesinden bahsediyor olmam ‘’spoiler’’ ( bozmak, berbat etmek) kalıbına girmeyecektir, rahat olunuz. Film bir Wall Street simsarı olan Jordan Belfort’un kalpazanlıklarının, maddi başarısının, ikna kabiliyetinin, yakayı ele verişinin ve çöküşten Amerikanvari bir cambazlıkla kurtuluşunun anlatıldığı bir eser. Yönetmen Martin Scorsese’ye ve Leonardo Di Caprio’nun oyunculuğuna güzelleme yapmaktan öteye geçebilecek bir yazı ortaya çıkarma niyetinde olduğumdan dolayı, hikâyedeki düğümleri burada aktarma gereği duymuyorum. Bu yüzden olaylar bazında bahsettiklerimin haricinde ana fikre baktığımızda Amerikan Rüyasının, Amerikan Zihniyetinin Ekonomik boyutlarını yani Protestan Ahlakın amaca giden yolda her yolu mübah gördüğü ideolojinin somut bir örneğini tecrübe ediyoruz. Artık pazara çıkarılan meta, meta olmaktan çıkmıştır; Milenyum sonrası insanı, tarihin sonu masallarıyla uyutulurken sözde çağlar üstü özde ise tüm çağlardan daha melun numunelik yaşamların satışa konduğu pasajlarda yalnız başına yürümektedir. Bu yüzden, modern dünyanın ruhban sınıfı olan eğitmenler şu basit gerçeğin ayırdına çoktan varmışlardır: Psikoloji satar! Ruh bilimi ruhun şifası olmak şöyle dursun, canlar alıp canlar verecek enaniyeti kendi bünyesinde taşımakta ve taşıdığı bu kara sancağı da insanlığın yegâne kurtuluşu saymaktadır. Faşizmin üniforma ile zuhur etmesini beklemek ahmaklıktır bu çağda, Ajan Smith içimizdedir. İçimizdeki Smith bir metafor olarak kurcalandıkça şu neticeye varabilmek kabildir: 21. Asrın eğitmenleri, insan doğasındaki kara deliklerin ufak bir kıvılcımdan alevlere uzanan yolunu, yani eylemlerimizin ekseriyetini tayin eden bilinçdışı denen okyanusu bizlerden çok daha layıkıyla tanımaktalar. 24 karede bir gerçek olan sinema burada devreye giriyor, görsel ve işitsel dünya keskin bir zekânın elindeki en tehlikeli silah, apaçık bir propagandadır. Düşmanın doğrulttuğu bu silahı tersine çevirmekse, öyle inanıyorum ki, iyi bir seyirci olmaktan geçmektedir. Kainatın var olan bütün alemlerini – evet belki gülünç gelecek fakat sanal alemini bile- okumakla mükellefiz. Bizler karanlığın cazibesine mi kapılacağız yoksa Bergman’ın deyimiyle çatlaklardan süzülen ışık huzmeleriyle mi yolumuzu bulacağız? Mağara imgesi bizim anlam dünyamızda neye tekabül ediyor? Platon mu? Hira mı? Güneş hakikatine vasıtasız, çıplak gözle bakamayacağımız gibi, zifiri karanlık içre de yolumuzu bulamayacağız. Zira Jose Saramago’nun Körlük romanı ile Elias Canetti’nin Körleşmesi ve hatta Aronofsky’nin Pi adlı filmi tam da bu meseleye değinmektedir. Konudan fazla uzaklaşmadan bu meselelere sorular sorarak temas etmiş olalım çünkü kapısı açılan bu yeni mevzu başka bir yazının kapsamına girmektedir.
Quantum Psikolojisi, NLP Uzmanları, Yaşam Koçları, Beslenme Uzmanları, Zen Budizmi ambalajlı sözde yogiler… Bu liste uzar gider. Maruz kaldığımız sadece görüntüler ve sesler değil Kapitalizmin rahipleri olan bu uzmanlardır. Eğitmenlerle birlikte -biraz ileri gidersek-öğretmenleri de bu sınıfa sokabiliriz. Muallimleri değil elbette. Marksist düşünürlerden Louis Althusser’e göre gelişmiş kapitalist sistemlerde temel ideolojik devlet aygıtı eğitimdir. Okul çocuklara kapitalist toplumun egemen ideolojisini aşılar. ( Tezcan, 2015: 29) Kabaca ‘’ We don’t need no education! ‘’ sloganına sığınmaktan kaçınarak, eğitimin gerekliliği ve niteliği hakkında kadim olana yönelmenin mecburi olduğunu hatırlatabilirim yalnızca.

‘’ Bana bu kalemi sat. ‘’ diye giriş yapar seminerine Belfort. Bütün mal varlığını kaybetmiş olsa dahi asıl sermayesi kıvrak zekâsıdır. Nitekim sattığı şey bu kez hisseler, hayali ürünler, rakamlar değil bir beceri, bilgi ve yöntemdir. Yukarıda andığım çağdaş uzmanlar sınıfına Belfort’u işte şimdi dâhil edebiliriz. İkna kabiliyetini ve halkla ilişkiler konusundaki başarısı söz konusu olduğunda Sigmund Freud’un yeğeni olan halkla ilişkilerin ve propaganda disiplininin kurucu babası Edward Bernays’i anmak yerinde olacaktır. Bernays’in en büyük propaganda başarılarından biri de ‘’Güzel bir kahvaltının sağlık üzerine olumlu etkilerini aktararak domuz pastırması ve yumurtayı Amerika’nın en temel kahvaltısı haline dönüştürerek domuz pastırması toptancısı müşterisinin satışlarını arttırmayı başarmasıdır.’’ (Altuntaş, 2015)
Tam da bu noktada Nazi Almanya’sının propaganda bakanı J. Goebbels’i de sinemanın ve görsel ürünlerin bilinçaltını harekete getirme etkisi hususunda hatırlatmak da yararlı olacaktır.

Seminere katılan serbest piyasa oburu Amerikan vatandaşlarının yüz ifadeleri… 3 saatlik bir yolculuktan sonra biz de bir seyirci, katılımcı, kursiyer ya da müşteri olarak sonunda bu yüz ifadesiyle ve hayretle terk ediyoruz bulunduğumuz koltuğu. Belfort hikâyesinin verdiği özgüven ve tecrübesiyle nasıl bir yaşam koçuna dönüştüyse, yönetmen de bu öykünün anlatıcısı, satıcısı ve pazarlayıcısı olarak hem sanatsal hem de finansal bir başarıyı elde etmiştir. Sinema salonundaki ortalama izleyici ile seminerdekilerin bu ilginç ve ironik benzerliği entelektüel hazzın ötesine taşımak, bizlere doğrultulan silahın varlığını haberdar eden bir uyarıdır.

KAYNAKÇA
ALTUNTAŞ, İsmail Hakkı. Edward Bernays: Propaganda ve İkna. https://ismailhakkialtuntas.com/2015/04/13/edward-bernays-1891-1995-propaganda-ve-ikna/ (Erişim Tarihi: 15.03.2016)
BAUDRILLARD, Jean. Kötülüğün Şeffaflığı, (Çev. Işık Ergüden) Ayrıntı, İstanbul 2012.
BAUDRILLARD, Jean. Simulakrlar ve Simülasyon, (Çev. Oğuz Adanır) Doğu-Batı, Ankara 2003.
KAPLAN, Yusuf. Felsefe Öldü! Yaşasın Sinema (1) 2009. http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/felsefe-oldu-yasasin-sinema-1-17332 (Erişim Tarihi: 15.03.2016)
ÖZEL, İsmet. Zor Zamanda Konuşmak, Dergâh, İstanbul 1984.
TEZCAN, Mahmut. Eğitim Sosyolojisi, Anı, Ankara 2015.