Akılda Kalan Kişi Değil, Duygudur / Coşkun Yüksel

Aradan geçmiş otuz beş sene. Ana yola paralel bir tren yolu olacaktı. Her ikisini de geçtikten sonra şehir bitiyor köy yolları başlıyordu. Oraya sapabilirsem tabela falan bir şeyler çıkardı elbet. Olmadı sorardım, buralarda bir yerde olacaktı.
Çam ağaçlarıyla kaplı orman içinden de bir yol vardı ama orası tamamen ters istikametteydi. Orman deyince yine o kadar eski bir anının çok net çok berrak görüntüsü çıktı geldi derinlerden bir yerden. İlk gençlik yıllarımdı, köyünde ziyaret ettiğim arkadaşımdan eve dönüyordum. Köyün dışında iki vagonlu bir trenin, galiba otoray diyorlardı, durağına gelmiştik. Birkaç dakika farkla treni kaçırdık. Nedense yürümek istedim, itirazlarına aldırmadan yola düştüm. Ormanın içinden geçen ıssız bir yol. Ne kadar güzeldi. Ne güzel bir gündü. Yalnızlığın hayalleri kışkırttığı bir zaman dilimi. İtiraz etmekte haklıymış, yol bir türlü bitmiyordu. Şikâyetçi değildim. Yorulmuştum acıkmıştım ama yine de güzeldi. Yol kenarındaki çeşmeyi görünce çok sevindim. İçtiğim su çok güzel gelmişti. Yüzümü yıkamak da sanki yorgunluğumu almıştı. Issız bir orman köşesi, hiç kimsenin görünmediği dar yol, kuş sesleri, çeşme başı, ayakkabıları ve çorapları çıkarıp öylece çeşmeni yosunlu yalağındaki kirli suya ayaklarını sokuvermek, artık geçmiş veya gelecek endişesi yoktu. Burada başlamışım ve burada bitecekmiş gibiydi her şey. O anlık duygu kalmış zihinde, derinlerde bir yerde saklanmış meğer. Sağa sola bakıp tabela ararken çıkıp geliverdi. Bütün tazeliğiyle.
Köyden içeri girdiğimde köye dair pek fazla anımın olmadığını fark ettim. Belki o günden bu güne evler, bahçeler tamamen değişmişti. Köy, köy denince akla gelen bütün özelliklere sahipti. Tenha yollar, terk edilmiş gibi görünen sessiz evler, yollarda eşelenen birkaç tavuk, tembelce yatmış birkaç köpek, dünyanın en ciddi işini yapıyormuş gibi gezinen bir kedi yavrusu. Küçük meydanlıkta bakkal, kahve, seyyar manavlık yapan bir minibüs, birkaç yaşlı adam, hep olduğu gibi meraklı gözlerle köye gelen yabancıya bakıyorlar.
Arabadan inip yanlarına gittim, selam verdim, neden orada olduğumu anlattım uzun cümlelerle. Gözlerindeki endişeli güvensizliği yok etmek için biraz da kim olduğumu söyledim. Tanıyabilirler diye dayımdan bahsettim. Tanıyanlar çıktı. İlgi gösterdiler, çay söylediler. İkramda bulundular. İçlerinden biri;
-“Aradığın arkadaşını ben bilirim, İzmir’de o” dedi.
Tamam, bulmuştum işte, hiç de zor olmamıştı. Ama nasıl ulaşacağım konusu biraz önceki endişeli güvensizliği yeniden sahneye sürmüştü.
Bu adam öyle peşinden gidilecek, aranacak, sorulacak bir adam değil. Zengin değil, mal mülk sahibi değil, mevki makam sahibi hiç değil, âlim değil, usta değil, mahir değil, karizmatik bir lider, eşi dostu sayılamayacak kadar çok, aile akrabası geniş, soylu bir ecdattan gelir, meclislerin aranan adamı, hoşsohbet hiç değil. Şair değil, yazar değil, ressam değil, sesi güzel değil. Hatırlanacak, hafızada etki bırakacak biri hiç değil. Hiç değil olmadı belki, bu adam tam manasıyla bir hiç.
Şimdi biri gelmiş “benim otuz beş sene önce arkadaşımdı, bu kadar zamandır hiç görüşmedik, onu bir görmek istiyorum” diyor. Niye görmek istesin ki? Acaba alacağı falan mı var. Pek ona da benzemiyor. Adamın orta sınıf bir özel arabası var, kelle kulak yerinde kelli felli bir adam. Borç alacak meselesi değildir. Sakın bir düşmanlık, kan davası, intikam falan gibi bir şey olmasın? Yok, canım daha neler? Onun bu taraklarda hiç bezi olmaz. Hiçbir özelliği olmayan adamın kime ne kötülüğü dokunmuş olabilir ki?
Birkaç kişilik gurubun içinde biri konuya daha çok ilgi göstermişti. Çayı söyleyen oydu. Suyu getiren de o. Dayımı yakından tanıdığını söylemişti, belki ondandır. Belki de sadece her yerde bulunan işgüzarlardan biriydi. Adam sen de işin mi yok, keyfimi ne bozacağım diye düşünen çoğunluktan farklı olmayı, her zaman her durumda kendine bir görev çıkarmayı bilenlerden biriydi. Gözlerindeki sorgulayan bakışı saklamıyordu. Onun hakkında böyle düşünüp meseleyi iyice bir anlamaya çalışması da son derecede doğaldı.
Çünkü gerçekten öyleydi. İşin doğrusu ben de neden onu aradığımdan emin değildim. Ne alacak verecek ne dostluk düşmanlık ne geçmişe bağlı bir sebep ne geleceğe yönelik bir beklenti olmaksızın sadece onu aramak bulmak görmek istiyordum. Bulacağım kişinin otuz beş sene önceki adam olmadığından emindim. Çünkü ben de otuz beş sene önceki ben değildim.
Telefon numaralarımızı birbirimize verdik. Adam böylece işi garantiye almış oluyordu. Önce ona ulaşacak, benden bahsedecek, onay alırsa benim telefonumu ona verecek, onun telefonunu bana söyleyecekti.
Bir ay kadar sonra maksat hâsıl oldu. Telefonlaştık. Tahmin ettiğim gibi sıra dışı hiçbir şey yoktu. İlk sorduğu “saçların hâlâ kıvırcık mı düzeldi mi” sorusu oldu. O da benim gibi aradan geçen zamanı yok etmek sevdasındaydı. Arkadaşlığımızdan aklında kalan saçlarımdan başka bir şey yoktu. Ben sinemada önümüzde oturan çocuğa yardım olsun diye uzanıp çocuğun sırtını kaşıdığını hatırlattım. Gülüştük. Birkaç defa daha görüştük. Çocuklardan torunlardan bahis açıldı. Sonra nasıl görüşürüz faslına sıra geldi. İstanbul’da bir oğlu olduğunu ona gelirse mutlaka yanıma geleceğini söyledi. Ben de İzmir’e doğru yolum düşerse mutlaka ziyaret edeceğimi söyledim.
Bir ay aradan sonra tekrar telefonlaştık. Daha kısa aralıklarla iki defa daha görüştük. Son defasında;
“Hastayım, hastanedeyim, ciğerlerin su toplamış dediler, bir ilaç verdiler, tuvaletten çıkamıyorum” dedi.
“Yapacağım bir şey var mı?” diye sordum.
İnşaatlarda bekçilik falan yaparak primlerimi tamamladım, şimdi emekliyim, çok şükür karnımız doyuyor demişti. Hastanede oluşunu para istemek için bildirmiş olması ilk aklıma gelendi. Fakat o hiç beklemediğim çok tuhaf bir şey söyledi.
“Ne yapacaksın, dua et benim için” dedi.
Hayatı boyunca duaya, ibadete dair hiçbir şey söylemediği kanaatindeydim. Öyleydi. Birkaç gün boyunca “dua” isteği aklımda döndü durdu. Birkaç sonra telefon tekrar çaldı. Merak ve endişe ile açtım. Genç bir sesti.
“Babamın telefonundan arıyorum, kayıtlı numaraları haberdar etmek için aradım, babamı kaybettik” dedi.
Nutkum tutuldu.
Hatıra dediğimiz şeylerin hepsi aslında duygularımızdı. Hatırladığımız olaylar veya kişiler sadece o duyguları taşıyan figürlerden ibaretti. Hafızamızda kişileri veya olayları veya mekânları değil, onların zihnimizin alt katmanlarına gönderdiği duygularımızı saklıyorduk. Onunla benim hayatımız çok önceleri ve çok kısa süren bir zaman diliminde kesişmişti. Kim olduğumuz, ne olduğumuz hiç önemli olmaksızın sadece fakirliği çaresizliği paylaşmıştık. Otuz beş sene sonra kimsesizliği paylaşacak birine duyduğum ihtiyaç beni ona götürmüştü. Zamanın hareketi döngüseldi. Bir tur sonrasına kadar artık ondan ümidimi kesmeliydim.
“Hiç” değildi. Çünkü Yaratan hiçbir şeyi boş yere yaratmazdı