Kitap / Şemsettin Sivasi’nin Gerçeküstü Gülşen Hikâyesi I / Mehmet Harputlu

Şemsettin Sivasi yaklaşık dört yüz yıl önce yaşamış bir tasavvuf büyüğümüz. Tasavvuf büyüklerinin bir çoğu gibi şair.
Gülşen hikâyesini şiir diliyle kaleme almış.
Gülşen hikâyesi tematik olarak şiir dilinden başka bir dille anlatılamazdı.

Soyut Gerçekliğin Arayışına Dair Bir Hikâye: Gülşenabad
Gülşenabad hikâyesini doğru anlayabilmek için gerekli olan altyapıyı “gerçek” “tahkiye” “anlam” “soyut gerçeklik” kavramlarının oluşturduğu düzlem üzerinde incelemekle sağlayabiliriz.
Öncelikle soyut gerçekliğe dair hikâyeler arasında incelendiğinde bu hikâyenin müstesna bir örnek olduğu ortaya çıkacaktır.
Şair çiçekler üzerinden bu arayışın hikâyesini anlatır. On çiçek on ayrı karakteri sembolize eder. Her bir karakter sembolize ettiği çiçeğin şekil ve biçimiyle özdeş bir yapıdadır. Bir araya gelirler. Toplanma sebepleri tasavvufun temel ögelerinden bir dergâhta zikir ve sema yapmaktır. Yine tasavvufun temel ögelerinden bir şeyh ve şeyhin öğretisini bekleyen dervişler vardır. Konuşmalar tasavvufun temel terimleriyle cereyan eder. Karakterler arasındaki çatışma ve çözgü figürü ihmal edilmemiştir. Hikâyenin bütünündeki izlek “gerçeği arayış”tır. Bu özellikleriyle hikâye fabl veya teşhis sanatından fazlasıdır.
Geçmiş medeniyetimizin bir çok eserinde olduğu gibi hikâye şiir diliyle anlatılmıştır. Manzum hikâyelerin “mesnevi” denilen nazım türüyle telif edildiği malumdur. Mesneviler beyitlerle yazılır. Her beyit kendi içinde kafiye örgüsüne ve müstakil anlam bütünlüğüne sahiptir. Beyitler içinde tasavvufun temel terimlerinden başka ayeti kerimelere ve diğer dini esaslara dair telmihler vardır. Fakat öğüt ve nasihat amacı, telmih, teşhis, mecaz, istiare, teşbih gibi şiir sanatlarından daha ön planda tutulmuştur.
Daha geniş bir tahlil için eserin bu özelliklerini belirli başlıklar altında tetkik etme zarureti vardır.

Olay Örgüsü
Söze hamdüsena ile başlanır. Söze hamdüsena ile başlamak hem konuşmanın hem yazmanın adabıdır. Başlanmış bir işi tamamlamak bir niyetin tahakkukudur. Bir niyetin tahakkuku ancak o nasip ederse mümkündür. Ondan bir şey istemenin şartı ise öncelikle verdiklerine şükür, teşekkür, hamdüsena etmektir. Aksi takdirde nankörün yeniden nankörlük etmesine vesile olacak bir talepte bulunmak demek olur. Ayrıca her türlü övgü başarının asıl sahibi olana ait olduğunu kabul ve ikrardır.
Hikâyeye başlangıç beyiti (Ey ölüleri diriltmeye kudreti yeten Subhan / Yaratışıyla her dem bunu ispat eden Rahman) hikâyenin “ölüleri diriltmek” başlığı altında bir varoluş hikmetinin arayışı olacağını ilk adımda hissettirmeye matuftur.
Bu girişten sonra, bitkilerin bahar gelince yeryüzünde başlarını kaldırıp da açmalarının yeniden diriliş olduğu söylenir. Bitkilerin baharda yeniden dirilmeleri onun varlığına dair bir işaret bir alemettir. Tıpkı kutsal kitaplardaki sayfalar gibi tabiat kitabı da her sayfasından onun varlığından, birliğinden, kudretinden haberler verir.
Bitkilerin her biri, kendi dilince bunu anlatır.
Menekşe “ona boyun eğ benim gibi teslim ol” diyerek irşat görevini ifa eder.
Susam, “Su verdi” ayetini okur, onun her isteyene altın kadehler içinde su sunduğunu, bütün bitkilerin, bütün çiçeklerin onun altın kadehlerle sunduğu su ile var olduğunu anlatır.
Lale, benim lisanımla söylediklerimi anlayabilmen için benim gibi bağrın siyah bir yara gözlerin kanlı gözyaşlarıyla kırmızı olmalı, der.
Sümbül, “Bu yolda perişanlık, güzelleşmektir” diyerek kendi görünüşündeki simgelerın sırrını ifşa eder
Çiğdem, çok az besinle yaşamanın, azıcık yiyip içerek yine de var olmanın yolunu öğretir. Yani riyazatın dersini verir.
Zambak, dik ve keskin yapraklarıyla kılıçlarını mızrağını kuşanmış dimdik bekleyen bir savaşçı gibidir. Sarsılmaz bir şekilde durmanın, nasıl cihat yapılacağının, savaşta silah bırakılmayacağının dersini okur. Bir diğer dersi mecliste nasıl edep tutulacağı, nasıl ayakta durulup bekleneceği, nasıl otur denmeden oturulmayacağıdır.
Yasemin, boynunu yere bükerek tevazu yolunun nasıl tutulacağını öğretir.
Nilüfer, kalabalıklara karışmadan uzlete çekilmenin, yalnızlığı tercih etmenin güzelliğinden bahseder. Suya seccadesini salmış namaz kılmaktadır.
Nergis, kendi hâlinde sessiz ve sakin bekleyişi ile kendi içine gömülmüş bir sarhoştur. Boş ve çok konuşma. Bu halkla uğraşma, dil uzatma, sessiz ve suskun ol öğüdünü vermektir, kendi hal lisanıyla
Reyhan, insana ait güzel hasletlerin çiçeklerin güzel kokuları gibi etrafına mutluluk vereceğini, böyle olmanın kişiye değer ve itibar kazandıracağını, el üstünde tutulacağını anlatır.
Çiçeklerin güzelliği başlı başına bir ayrıcalıktır. Meyvelerin, ağaçların, ormanların, tahılların güzelliğini faydaları örter. Onların sadece insana hizmet için var olduklarına dair yüzeysel bir bakış açısı oluşur. Çiçeklerin güzelliği bu sığ bakış açısını iptal eder. Çünkü çiçeklerin faydaları, güzelliklerinin gerisindedir. Güzellik faydadan niçin daha ilerdedir? Çünkü fayda somuttur, güzelliğin verdiği duygu dalgalanışı somuttan bir adım ileriye geçebilmenin başlangıç noktasıdır. Bütün bunlara rağmen, çiçeklerin her birinin özelliği sadece “güzel” olmalarından ibaret değildir. Onlara “ibret” ile bakabilene düşüncelerini açan, genişleten, yücelten bir imkân ortaya çıkar.
Bu ibret nazarı çiçeklerle beraber bütün güzelliklerde vardır veya olmalıdır. Her güzellik onun sonsuz kudretini haber vermek için ortaya çıkarılmıştır. Her güzellikte ondan gelen bir mektup vardır, dersini alan, ibret nazarıyla bakana düşen bu mektubu okumaktır.
Bu körün gözlerinin açılmasına denk büyük çok büyük bir değişimin ve dönüşümün habercisidir.
Hazreti peygamber s. a. v. Bu dünyaya ayak bastığında bütün insanlık âlemi kış mevsimindeydi. Dallar kurumuş, çiçekler toprağın altında kalmıştı. O ayak basınca Nübüvvet bahçesinden bir güzel rüzgâr esti. Dünyaya yine ilkbahar geldi. Müjdeci iki cihanı müjdeledi. Şeriat bahçesinde yer, yer çiçekler açıldı. Sevgilinin kokusu her tarafı sardı. Hakikat gülleri gönüllerde yer etti. İrfan bülbülleri coşkuyla öttü.
Bu bahçenin bahçıvanı oydu. Dikenleri temizledi. Çiçekler güzel kokularıyla boy attı. Bu bahçeler müminlerin gönlüne kadar sirayet etti. Her bir müminin kalbi çiçeklerle bezeli gül bahçelerine dönüştü. Çünkü onun ayak basışı bütün halka rahmet olmuştu.
Onun ashabı kiramı ve ailesi de bunun için çok gayret göstermişler, çok çaba harcamışlardı. Onlar da bu bahçeye nesrin gülleri diktiler. Bahçenin çöpünü dikenini de temizlediler. Özellikle keramet sahibi dört halifesi, bu bahçeye canla başla hizmet ettiler.
İşte geçmişe ve bu güne bir de bu zaviyeden bak!
İbret gözüyle kâinatı gözle. Çeşit çeşit yaratılışlar var. Her birini temaşa eyle. Bu cihanı can kulağıyla dinle. Zerrelerden kürelere kadar nice sırlar var ki gizli, ilk bakışta fark edilmeyen ince hikmetler. İşte bu yüzden âleme karşı duyarsız, bigâne kalma.
Hakkın gücü gökyüzünü direksiz yükseklere yerleştirdi. Yeryüzünü ise bir yatak gibi döşedi. Sonsuz ve sınırsız kudreti gibi sonsuz ve sınırsız bir cemal sıfatı vardır ki kara toprağın içinden biten türlü çiçekler, rengârenk her biri farklı özellikte çeşit, çeşit güzellikte çiçekler onun cemalinin tecellisiydi. O cemali izhar etmekteydi.
O çiçeklerin hepsi de kara topraktan biterken her birinin farklı renklerde oluşu dikkate değer değil mi? Her birinin yaprağında reyhani hatla yazılmış bir mektup var okuman için.
Yaratanın emri fermanıyla olup bitiyordu her şey.
Saba rüzgârı estikçe yeşilliklerin tozu toprağı temizleniyordu.
Nisan saka gibi bereketli yağmurlarıyla bitkileri suluyordu.
Dünya baştanbaşa yemyeşil gül bahçeleriyle döşeniyordu.
Gül çimenler üzerine seccadesini sermişti.
Gül güzel kokusuyla şeyhliğini yaptığı meclise bütün çiçekler gelip katılmıştı.
Her tarafa Hak sohbeti meclisi kurulmuştu.
Şeyh etrafında halka kurulmuştu.
Bülbül bu topluluğa ilahi okuyordu.
Her biri kendi lisanıyla ilahiler Kuran’lar okuyordu.
Muhabbet kadehleri içilmişti, canlar mest olmuştu.
Ağaçların yaprakları uzaktan haberler fısıldıyordu.
Ağaçların bu sessiz zikrini bülbül bir destana çeviriyordu.
Bütün bunların hepsi yaratanın fermanıyla olup bitiyordu.
Ve ben bu şahane meclisten habersizdim. Gözüm yokmuş gibiydi hiç görmemiştim.
Birden kulağıma ötelerden bir yüce ses geldi. Gök gürlemesiydi ve şöyle söylemekteydi
“Ey mahpus olanlar! Suya toprağa, maddeye! Gülün çemende sohbeti ötelerden bir haber getirir size. Mademki Gül zamanın kutbulaktabıdır, katında dostu ahbabı kim varsa toplanmalıdır. Mademki irfan sırlarının hepsi ondadır, mürit olanlar Ledün ilmiyle ilgili ondan ders almalıdır. Şeriat makamından tarikat makamına, tarikat makamından marifet makamına, marifet makamından hakikat makamına nasıl yükseleceğini o şeyh öğretsin. O şeyh, ötelerden, diğer âlemlerden eserler işaretler göstersin. Onun meclisine girenler, kırmızı rengini gördüğünde, kırmızı bir kadehten şarap içmiş gibi sarhoş olacaklar. Kokusunu duyanlar, kendisinden geçecek, Mevla’nın yoluna düşecekler. Derviş olmak isteyen bu altın kadehin benzersiz aşk şarabını içsin. O şarabın sadece bir yudumu için şanını şöhretini versin. Mest olsun. Mest olsun da yırtsın elbisesini cübbesini. İlahi tecelliye mazhar olmak için cezbeye düşüp sema etmeye başlasın. O bir yudum aşk şarabı için değerli neyi varsa rehin versin. Abasını satsın, şarap alsın”
“Gök gürültüsünden duyduğum bu sesler sırlı bir dünyadan haber veriyordu. Bunları duyduğum anda aklım başımdan gitti. Bahsedilenler cennetin bilgisiydi. Canı gönülden o cenneti istedim. O meclise girmeliydim, o mecliste ben de bulunmalıydım, ben de ibret nazarıyla bakmayı öğrenmeliyim, meclistekilerin her birinden ders almalıyım, her birinin yaprağında yazanı okumalıyım, her çiçeğin rengine boyanmalıyım. Rüzgârdan muhabbetin kokusunu almalıyım. Goncalar daha bir kere ağzını açamadan, çiçeklerin derin sırlarından haberdar olmalıyım”
Dedim kendi kendime.
Bu niyet ile bahçeye geldim. Henüz küçük bir çocuktum, mektebe geldim. İrfan mektebine.
Bahçede ilk gördüğüm çiğdem oldu. Gözü yaşlı benzi soluk perişan idi. Uzak yollardan gelmişti besbelli, ayağında çorap, ayağında toz toz toprak, edep içinde öyle durmaktaydı. Rengini görür görmez hastalandım. Soluğum kesildi. Kokusunu aldığımda, kendime geldim. Yanına gittim. Merhabalar dedim. Yüzünden bir mutluluk dalgası geçti, o mutluluğu içime geçirdim.
“Ey bu bahçenin eşsiz çiçeği Çiğdem!” dedim. “Bu dergâhı Şeyhi Gülün has müridisin sen. Seçkinlerden birisin besbelli. Görünüşüne göre uzak yollardan gelmişsin. Gerçi aşığa Bağdat sorulmaz, âşık için her uzaklık yakındır ama merakım nerden geldiğin, hangi iklimlerden buraya selam getirdiğin, bir görevle mi geldiğin, yoksa başka mıdır sebebin, rengin de çok soluk, sapsarı safran gibi. Çok güzel kokuyorsun, bu kokun çektiğin hasretten sanki. Hadi, konuş benimle, ben dostun olmak istiyorum. Aramıza mesafe koyma”
Çiğdem şöyle cevap verdi;
“Mademki dostumsun o hâlde hemdertsin bana. Derdimi dinlediğinde öğrenmek için değil aynı dertle dertlenmek için dinlersin. Benim derdime dayanmak için kaya kadar sert olman gerekir önce bunu bilmelisin. Ben aslen Kudüslüyüm. Kudüs bağlarının başköşesinde duran bir çiçektim. Kudüs tecellisi başka yerlerden farklı bir yerdir. Oraya Hakkın cemal sıfatının tecellisi başka yerlerden çoktur. Ben de o cemal sıfatının tecellisinden nasip-dar idim. Rengim ve kokum onun verdiği can suyundan gelirdi. Ayrıca Kudüs’ün feyziyle terbiye olurdum. Oranın havasıyla, oraya akan lütuf çeşmesinin suyuyla mutluydum. Sonra gurbete çıkmamın emri geldi. Gurbete çıkmanın meşakkatine dayanmaktan başka çare mi var? Emir yukardan geldi. Çıktım yollara. Makamımdan, mekânımdan, yerimden, şehrimden ayrıldım, düştüm gurbete. Benzim soldu sarardı, gözyaşım aktı hiç durmadı. İçimde gam, gönlümde keder, ayağım çamurda, güneş tepemde, bir de üstüne üstlük gariplik, onu hiç sorma. Dilimden anlayan yok. Herkes kendi derdine düşmüş, kayıtsız, bigâne. Bazen soğuktan perişan, bazen sıcaktan kan ter içinde pejmürde, bazen altı kanatlı, bazen altı parça, bazen dağlarda çadır kurmuş tek başına. Kimi zaman geçtiğim yollarda hüzün evleri kurdum. Her gelip geçenden cananın kokusunu duydum. Gurbet ellerde dolaştım durdum. Bulamadım derdime bir çare. Parçalandım, bölündüm, elden ele düştüm. Rüzgâr savurdu her bir parçamı. Feryat figan eyledim. Bu kederle mutsuz günler geceler geçirdim. Cefa toprağı saçıldı hep başıma, dermansız kaldım, gam eklendi gamıma. Gurbetin asıl zorluğu canandan ayrı kalmaktı. Onun hicranıyla kederlenmekti. Bunun üstüne bir de nadanların eziyeti. Neler çektim neler. Bu kadar dert yeter dedim vuslatın yolunu aramaya çıktım. İşte bu meclise bu yüzden geldim. Başımı şeyhin eşiğine koydum, ona mutlak bir teslimiyetle bağlandım ki o beni cananın vuslatına erdirsin. Bu gurbet yolculuğum bitsin. Gamlıyım, zayıfım, gözleri yaş doluyum. Kalem yazsın kayda geçirsin nice olduğum. Hasret kadehinden içtim vuslat meyini. Hasbihal edecek birini buldum diye depreşti bütün dertlerim”
Sümbül, Çiğdem sözünü bitirdikten sonra geldi. Gökyüzünü giyinmiş gibi gözleri nemli, saçı başı dağılmış, perişan hali, titreyerek meclisten içeri girişi, her hâli ile o da hicran esiriydi, besbelli.
“Kokuna mest oldum, görüntüne hayran, gönüller fetheden kokundan bahset önce, nereden aldın bu kokuyu, hangi dükkândan, hangi aktardan?” diye sordum.
Sümbül şöyle cevap verdi;
“Güzel kokumu hissediyorsun yetmez mi sana? Neden soruyorsun, dükkândan, aktardan?”
“Söylersen kaynağına ulaşmış olacağım, ne olursun bana da söyle” dedim
Sümbül;
“Ben ezel bağında henüz açılmamış bir gonca idim” dedi. Sonra şöyle devam etti.
“Vahdet dağında, yükseklerdeydim. Oraya bu çokluk âleminden ses bile gelmezdi. Orada kış olmadı. Hep bahardı. Sonbahar da olmazdı hep yemyeşildi. Yar’ın esintisi gelirdi üzerime, bu yüzden çok güzel kokardım. Vahdet meclisine dalmıştım. Hoştum. İlahi tecelli zuhur edince coştum. O coşkunluk beni hicrana saldı. Bu viraneliğe, harabeliğe düştüm. Perişan, avare, parçalanmış bir vaziyette bu dünyaya düştüm. Burada garip ve yalnız kaldım. Ne arkadaşım vardı ne bir yakınım. Kimsesizim. Bu dünyanın çer çöpü yoldaşım oldu. Bazen küçük çocukların elinde öldüm. Elden ele düştüm, pejmürde oldum. Bazen itibar gördüm, başa konuldum, hürmet edildim. Bazen hakir bilindim ayağa düştüm. Bu dünya devranından çok cefalar gördüm. Cahiller, nadanlar elinden yaralandım zarar gördüm. Hicranın kederi, yükü belimi büktü. Ağladım, yandım, çektiklerim gözümün yaşını döktü. Bu irfan meclisini duyunca buraya geldim. Derdime bir derman bulmaya geldim”
Fulya girdi meclisten içeri.
Elinde altından bir kadeh vardı. Biraz divane gibiydi. Selam verdi. Vahdet şarabıyla sarhoş olmuştu. Fakat kadehi de kalbi de henüz boştu. Onu sarhoş eden meclisin kokusuydu. Bir köşede, mest ve hayran beklemeye başladı.
Fulyanın yanına yaklaşıp sordum.
“Ey aşk yolunun talibi! Nedir bu sarhoş hâlin? Elindeki kadeh nedir? Hangi meyhaneden aldın onu? Hangi saki sundu bunu sana? Hangi bağda sıkılmıştır şarabın? Mezeni kebabını hangi közde pişirdin?
Fulya şöyle cevap verdi;
“Bu dünya Hakkın meyhanesidir. Bu dünyadaki bütün eşya da o meyhanenin kadehi. Gönüllerde demlenirse muhabbet şarabı, insanın baktığı gördüğü ne varsa şarabın sunulduğu bir kadeh olur. Mezeler ve kebaplar, âşığın yanık ciğerinden yapılır. O kebap hicran ateşinde pişer kızarır. Yokluk sahrasından buraya geldim. Her vücut bir Mısır ülkesidir, onları seyrana geldim. İbret gözüyle baktım hep ve gördüm ki bu dünya bir masal süsünden başka bir şey değilmiş. Ama bu hakikat örtülü gözlere çünkü Allah’ın settar ismi tecelli etmiş. Eşya vahdet şarabına kadehtir. Hatta patlıcan bile öyledir. Yeter ki üstündeki örtüyü geçebilsin bakışın. İbret nazarıyla bakabilirsen her eşyadan mutlak varlığa ulaşman mümkün. İşte ben bu yüzden sürekli sarhoşum. Eşyaya bakıyorum, her eşya vahdet şarabını kadehi gibi bir içki sunuyor bana, o içkiden sarhoş oluyorum. Öyle bir sarhoşluk ki başımdan hiç gitmiyor. Ayılamıyorum bir türlü”
Fulya sözlerine verdiği öğütlerle devam etti.
“Ey derviş! Sende gözünü açık tut. Belki o kadehten bir gün sen de içersin. İçince bu mecliste baş kim ayak hangisi bilemeyeceksin. Mest ve müştak olacaksın. Patlıcan gibi hor hakir gördüğün herhangi bir eşya seni mutlak varlığa ulaştıracak. Ama dedim ya gözünü açık tutmalısın. Bunun için uykusuzluğa dayanmalısın”
Menekşe girdi meclise.
Utangaç bir hal ile eğdi boynunu, serdi yeşil çimenlere seccadesini, namaza durdu. Bütün bedeni lacivert rengine bürünmüştü. Sanki orada yokmuş gibi belirsiz, sanırsın ki bir Melami derviş, öyle sessiz. Ama kokusu! Besbelli irfan sahibi evliyadan biri, yoksa öyle kokar mı? Kokuyu içimin en derinliğinden duydum. Kendi kokusunu yine kendisine sordum.
“Ey bu dergâhın şeyhi Gülün huzuruna gelmiş sofi! Nerden aldın bu kokuyu? Kokun beni mest etti, hayran bıraktı. Ne Tatar miskine benzer ne de güzel kokusuyla ünlü herhangi bir şehirden gelmişe benzer. Sanki gizli sırların esintisi var. Besbelli bir kâmilden almışsın sen bunu. Ne olur nereden aldığını bana da açıklasan?”
Menekşe şöyle cevap verdi.
“Evet, haklısın. Bu koku rüzgârla gelir uzaklardan. Gönüller açar, dağlar ve sahralar bu kokuyla neşelenir. Taze ıtır kokusu dimağa ve cana şuur verir. Bu şuura eren niyaza başlar. Ben uzlete çekilmiştim. Vahdet hücresinde uzunca müddet tek başıma kaldım. Ama dilimden zikri gönlümden Mevla’yı hiç bırakmadım. Kara toprağın içindeydim. Orada ne tacım ne de hırkam vardı. Sonra Rahman’ın nefesi bana yetişti. Bu kokudan bolca ihsan etti. Onun boyasına boyandım. Başıma külah vurdular sırtıma hırka. Bu kokuyu ondan aldım. Beni bırak arkadaş sen onu iste. Koku da taç da hırka da hepsi emanet, her şey fanidir bir tek o ebet”
Menekşe sonra şöyle öğüt verdi bana;
“Eğer istersen sen de böyle kokabilirsin. Bunun için beden kubbesini yıkman gerekir. Bu dünya işlerini bırakman gerekir. Dilinde sadece zikir olsun gönlünde Mevla. Yüzün sabah akşam ve daima ona dönük olsun. Kederli ol, ah çek, ciğerin çektiğin ahtan parçalansın. Seher vakti uyuma. Uyku gaflettir, gaflet karanlıktır, uyanık olursan ışığa kavuşursun. Ahali ile hemhal olmayı bırak. Kalabalıklar iyi değildir. Halka karışmadan tek başına kalmak, çokluğu bırakmak tekliğe ulaşmak iyidir. Kalabalık seni şaşırtır, şaşkınlık seni zulmetmeye sevk eder. Zalimlerden olursun. Alçakgönüllü ol, boynun benim gibi hep eğik dursun. Benlik davası güden, bedenini kendisinin zanneden sonunda talan olur. Vücudu yağmaya gider. Fani olanı bırak ki baki olana ulaşabilesin. Sarhoşluğu olmayan meylerden içmelisin. Dikeni ve yarası olmayan gülleri dermelisin. İşte o zaman sen de güzel kokmaya başlarsın. O güzel kokuyu gülde menekşede bulamazsın. Öyle güzel kokarsın ki güzel kokular sana hayran olur. Itır dükkânı açarsın, taliplere verecek pazarın olur. Fakat bütün bunlar rehbersiz olmaz. O rehber ki mürşidi kâmil denir. İşte ben bu yüzden buradayım. Başımı şeyhimin ayağının altına sermeye geldim”
Lale geldi, deli divane gibiydi. Yürüdü kalabalığın içine karıştı.
Bağrında kapkara bir yara, gözünde kan, gönül yarası içinde saklı, bir köşede tek başına durmakta. Tek başına duruşunda bile bir asalet, bir yücelik, sanki zebercetten ir mızrak üzerindeki bayrak gibidir.
“Ey çılgın ve kanlı âşık nedir hâlin? Dağlarda gezen Mecnun mudur misalin? Bu halvet yoluna giriş, bu mihnet yurdunu mekân tutuş, ne iş? Bağrında yara hangi ocağın yangınından, bu kıpkırmızı renge nerde boyandın?” diye sordum.
Lale kırmızı dudaklarıyla ağzını açtı, kan içirecek bir kadehe benziyordu. Şöyle cevap verdi;
“Hoştu ezel bağında yaşadığım çağlarım, ne gözümde kan vardı ne gönlümde yaralarım, o demde kudret elinin yaptığı bir kadehtim, hayatım safa içindeydi handan idim, sohbetine canan idim. O kudret sahibi irade buyurdu gurbete geldim. Mekânım gülşen iken yerim bir külhan oldu. Gülden döşeklerdeyken yatağım diken oldu. Bu dert ile avareliğe düştüm, bazen bağa bazen dağlara düştüm. Gök gürültüsüyle bu bahçeden haberdar oldum. Umarım şeyhten bana derman ulaşır”
Susam girdi meclise, sancağını dikti. Başında taylasan var, o bir sipahi, fakat içinde dervişliği saklı ve gizli, beline kılıç ve hançer donanmış, sanki düşmanla savaşmak isteyen şah Sencer.
Ona yaklaştım ve sordum;
“Ey sofiler içinde ki sipahi! Bu gül bahçesindesin, nedir belinde bunca kılıç ve hançer, bu tedbir toplantı ehline ağır gelmez mi?”
Susam sessiz kalınca bahçedeki dervişlerin hâlinden bilgi vereyim istedim ve şöyle dedim;
“Bu dervişlerin silahı “LA HAVLE” ilahi kelamıdır. En güçsüz hâlleri onların kurtuluş kaynağıdır. Sebeplere sarılmaz yokluğa sarılırlar. Bigâneleri dost saymaz uzaklaşırlar. “BEYYİNE” suresini ihlâsla kuşanırlar. Onların Zülfikar’ı Haktan başkasına “LA” demektir. Güçleri nefislerini düşman bilmektir. Bunlar kılıca oka yaya güvenip tutunmazlar, dillerinin virdi zikri ile silahlanırlar. Bunlar “Kahhar” ismini mızrak gibi yükseltir, hançerleri dilleridir dua eder zikrederler. Bunların hepsi seher vakti ah eder, bazen de bu “ah” ile harp ederler”
Sonra susama şöyle dedim;
“Çıkar belinden şu kılıcı mızrağı silâhsız ol!”
Susam;
“Ey soru soran pir!” dedi. Sonra devam etti.
“Sözün var amma bir de cevabımı dinle bakalım. Bir kere burada gördüklerin çiçek değil, hepsi saf sofi irşat olmuş dervişler. Ama bu derviş çiçeklerin etrafı çerçöplerden temizlenmiş değil. Çerçöp dediğime bakma. Hepsi kötü. Hepsi kan dökücü. Bunlar çiçekleri ayıplar, rahatsız ederler. Dil uzatır lânet okur cefa ederler. Kendi ayıbını görmez o çirkin yüzlü dikenler kötü sözler söylemekten hiç geri durmazlar. Menekşenin rengini gördükçe beter olur, Gülün elden ele dolaştığını görse o nadan, köpek gibi dişlerini gösterir gazabından, gelen ziyaretçisinin eteklerine yapışır, çevresindekilere zarar vermeye çalışır. Çünkü inkârcıdır, doğruyu güzeli mutluluğu bilmez. Sadece kökünü gövdesini güçlendirip kötülük eder. Fesatçıdır, barış ve uzlaşı nedir bilmez. İşte o kötüler için kuşandım silahımı,
Sünepe olduğumu zannetmesinler diye. Evet, sipahiyim. Ama aynı zamanda sofiyim, sünnet ehliyim,
Ledün ilminden nasipliyim. Ezelden beri sofilere muhabbetliyim, onları korumakla, güvenliğini sağlamakla görevliyim”
Zambak meclise susam sözünü bitirdiğinde geldi.
Üzerinde derviş kıyafeti, ayaküstü durmakta hizmet edercesine, başında sarığı var, sarığı bile boynunu eğmiş abitler gibi. Cevabını bildiği soruyu beklemekte, bir taraftan sofilerin semasını izlemekte, fakat soluğu kesilmişti şaşkın bir haldeydi.
Zambağa şunu sordum;
“Ey sofiler içinde safi olan! İbadet konusunda ezelde verilen ahdine vefalı olan! Başına hangi şeyh koydu bu tacı? Her mecliste itibar bulmuşsun, bu meclise kim çağırdı seni? Mekânın nerededir nereden geldin? Hangi iklimin selâmını getirdin?”
Zambak;
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak” dedi. “Bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allah nasıl da diriltir ölüleri! Ben yerin altında yatan bir ölü idim. Birden bire gök gürültüsünün sesini duydum. Ben de gök gürlemesinin emrine uydum. Yokluk uykusundan uyan, başını kaldır dedi. Safa meydanına gel şimdi gül vakti dedi. Bu sesle meclisten haberdar oldum. Karar verdim bu toplantıya gelmeye”
Zambak başındaki taç için şu açıklamayı yaptı.
“Ben bu tacı çok eskiden giymiştim. Ezelde, seçkinler meclisinde. Bu meclise tacımla gelmiş olsam dahi, ayaküstünde durmak gerekir. Çünkü Gül meclisinden aldım güzel kokumu. Çünkü candan bel bağladım hizmete, irfan erbabından olmak isteyen böyle olmalı. Bu yüksek makam bana hizmetim sebebiyle verildi. Bu rahmetler bana çektiğim zahmetten geldi”
Zambak soruma cevabı bitirdikten sonra birkaç da nasihat edip şöyle dedi;
“Sohbet, nasihat, meclis adabının esası budur. Meclisin başköşesine gitmek için büyüklerin hizmetinde çabuk ve çevik olmalısın. Belini sımsıkı sağlam tutmalı, söyleneni anlamalı, hizmetten geri durmamalısın. Nefsinin arzularını aradan çıkarmalısın ki içinde gizlediğin isteklerin bitsin. Mecliste başköşeye geçmenin yolu o meclise hizmet etmektir. Hizmetinden yeme içme işleri dahi alıkoymasın. Böylece göreceksin itibarın artacak, çok değer verilenlerden olacaksın. Hazreti Peygamber, (Kesinlikle övülür kavmine hizmet eden) buyurmuştur sonra yine (Kavminin efendisidir kavmine hizmet eden) fermanı vardır. Bunu söyleyen âlemlere rahmet için gelen, günahkârların şefaatçisi olandır”
Nilüfer girdi içeriye.
İki gözü iki çeşme, su üzerinde yürüyen yok onun gibi, Secde Suresinin ayetlerini okuyor. Su üzerine salmış seccadesini. Hiç korkmadan yapmakta ibadetini, yüzü sararmış riyazetinden, bulunduğu yerde kendi halinde durmakta.
“Ey suçiçeği!” diye sordum kendine “Cevap ver bana. Halini bildir. Bir kadeh gibisin durmuşsun su üstünde, sadece Allah korkusu var sanki gönlünde. Niçin başkalarıyla görüşüp karışmazsın, ayağın toprakta ama suyu da bırakmazsın. Kimden el aldın, sana kimden geldi bu keramet. Böyle su üzerinde ikamet edersin?”
Nilüfer şöyle cevap verdi;
“Ben bir ehli hâl idim önce cihanda, bu nedir şu nedir diye geldim seyrana. Nereye vardımsa hasetçiler, kötülediler beni, mutsuz ettiler. Bu yüzden huzurlu kalbime noksanlık geldi. İbadet neşesi gitti yerine hüsran doldu. Artık hicret etmek vacip olmuştu. Vatanımı terk ettim. Buraya geldim. Oturduğum mekânım dar gelmeye başladı, girdim deryaya suda yaşamaya başladım. Çileye girdim, riyazet ettim nefsimi kırdım, kerametin elini tuttum. Saldım su üstüne seccademi, hâlime şükredip yaptım secdemi”
Birden, Susam gelip hançerini çekti;
“Ey hakarete müstahak riyakâr” dedi.
“Halka gülünç saçma sapan şeyler gösteriyorsun, bu istidraçlarına bir de keramet mi diyorsun? Bu sıra dışı şeyleri açıklamak sana mı kaldı? Senden daha yüce nice insanlar varken?”
Zambak, öte taraftan çıkageldi.
“Evet, hasetçilerin yedi dilli topuz gibi dilleri var. Benim de kesti biçtiler, her tarafımda yaralar açtılar. Cefadan çok çektim, o yüzden bizarım. Hep sabra sığındım çünkü naçarım. Kötüler tan ettikçe beni sabır korudu. Sabırla rahat ettim, dertlerim bitti”
Zambak sonra şu nasihatleri söyledi.
“Ey derviş! Dinle bu nasihatleri. Ne denli çok olursa olsun sana eziyet eden, sabır her derde kalkan olur. Bırak kötüleme taşlarını nadan atsın. Senin işin gücün hep Hak ile olsun. Aldırma halk ne konuşursa konuşsun. Nebi’ye bile haset edenler neler söyledi. Mecnun dediler, büyücü dediler. Dediler de ne oldu? İt ürür kervan yürürdü. Öyle olmadı mı? Senin bütün işin, bütün kârın, bütün kazancım Hak ile beraber olmak olsun. Zarar verenlere karşılığın sadece “selam” demek olsun. Ne gam ne keder var, razı olursa Hak, baştanbaşa düşman olsa bile bu halk. Sen sefanı sür nadanlar sana taş atsa da, dalların meyveli ise bundan sakın utanma. Yemişli ağaç gördüğünde bir nadan çoban
Çomağını atar hep, sen umursama.
Nilüfer bu nasihatlerden sonra bir menkıbe anlattı.
Menkıbeye göre bir zamanlar bir yerde bir yüce ağaç varmış. Dallarının en tepesinde de bir taş. Sormuşlar “bu güzelliğine yakışıyor mu bu taş, tam da başının üstünde duruyor, ne iş?”
Ağaç şöyle demiş; “Bu taşı nadanın birisi meyvemden toplamak için attı. Önce çok canım yandı ama sonradan anladım ki taş benim meyvem olduğu için bana atılmıştı. Yoksa deve dikenine kim taş atacaktı. Ben de o taşı bu gerçeği hem unutmamak hem de gelene geçene ibret olsun diye başımın üstünde taşımaya karar verdim. Meyvem için atılan taş başıma taç olsun dedim”
Sonra Nilüfer şu nasihatleri etti.
“Rahatlık yurdu burada değil öte âlemde, adam olmak isteyen o yola girer, bu geçici âlemin neşesine de kederine de aldırmaz. Bu dünya harmanıma ateş düşmesin dersen, Ali ne yapmış veli ne demiş deyip kulak vermeyeceksin. Fakat bu makama gelebilmek ancak mürşidi kâmilin eliyle olur. Kulaktan dolma bilgiyle olmaz. Ben de bu cemiyete bu yüzden geldim. Bu karanlıktan kurtulmaya geldim”
Meclisten içeri Nergis girdi.
Adeta sarhoş gibiydi. Kurandan ayetler okuyor, öğütler nasihatler veriyordu.
“Açın gözünüzü, ibret alın, bu ahvalin gerçekliğine kesinlikle inanın, eşya baştanbaşa Hakka mazhar olarak vardır, Ey birader! Çiçekler onun cemalinin aynasıdır, Gözünü aç da bir bak bu cihana kör olma
Çiçek sayfalarından oku işte esma-i Hüsna. Gel bak neler söylüyor ağacın yaprakları” diyordu.
Nergis’in yanına gidip, neden hep mestane bir tavır içinde olduğunu sordum.
Nergis “Ben bütün cihana ibretle bakıyorum da ondan” diye cevapladı sorumu.
Sonra bazı nasihatlerde bulundu.
“Tevhit şarabını kaynağından iç. Mahrum kalırsan susuz kalırsın. Susuz kalırsan serap görmeye başlarsın. Her şeyi olağan görürsün. Olağanlık bir tuzaktır, düşme sakın. Şekil ve biçime takılıp kalmak olağanlık tuzağına düşmektir. Oysa cihana basiretle bakmalısın. Eşyanın hakikatini aramalısın. Şekli ve biçimi aştın mı artık arşı zerre görmeye başlarsın. Gönül gözün açılır, şekil ve biçim perdesini geçmelisin. Berrak deryaların bir katre olduğunu görürsün, miraca yükselirsin”
Çiçekler Şeyhin uzletinden çıkmasını istediler. Bülbüle gidip şeyhe yalvarmasını söylediler. Bülbül “ben dertli bir kuşum bunları nasıl söylerim” dedi. “Ben şeyhin meclisinde hakir ve zelil bir âşığım. Bir köşede durur ağlarım, onun kendisini göstermesini beklerim”
Menekşe söylesin dediler.
Onlar aralarında tartışıp dururken birden gülün kokusu yayıldı cihana. Herkes gibi ben de koştum yanına. Gidip eteğine sarıldım. Bu güzel kokuyu yaprağındaki şaşırtıcı kokuyu nereden kimden aldığını sordum.
“Koku bana daldan geliyor git ona sor” dedi.
Şahın huzurundan aşağı indim gittim anlattım. “Ey Gül Budağı lütfet!” dedim yalvardım. Cana can katan bu kokuyu nerden aldın bana da söyle dedim.
“Çekirdekten aldım ben de onu” dedi
Varıp çekirdeğe o güzel kokuyu sordum
“Beni bırak bu keramet benden değildir” dedi. “Bu koku bana kökten geliyor”
Kök beni toprağa yolladı.
Toprak bana “Ey güzel kokuların gerçeğini isteyen, acele etme, ye’se kapılma, sabırla diren” dedi.
Sonra şöyle devam etti. “Ulaşman şart değil, yolunda olman yeter, bulursun izini izle ve yolunda sebat göster, bana yağmurdan erişti o saadet, ona sor o söylesin”
Oradan çıktım yüzümü yağmura tuttum. Diz çöküp huzurunda çok sözler ettim.
Yağmur bana şöyle söyledi; “Yâre ulaşılmaz zahmetsiz, onun yolunda hiç durmadan yürü sakın umutsuz olma, aradığın gerçek bana havadan geçti, durma ona git, ona sor, anlat derdini”
Üzgündüm, yağmurdan ayrılıp yollara düştüm, nihayet bu duraktan da hicret etmiştim, ulaştım buluta merhaba dedim. Sana yolladılar nereye gittiysem, o bilir dediler kime erdiysem”
Bulut “ey lâhut âlemin esrarının talibi, bu meydanın sorusu olmaz insanlar âlemi gibi, bunun sermayesi avareliktir, bu derdin çaresi biçareliktir. Bu kokunun ben de avaresiyim
Bu derdin ben de biçaresiyim. Hava nerden eserse oraya giderim kararım yok, rüzgârdan gelir bana bende ne varsa, ona sor da açıklasın kokuyu sana” dedi.
Bütün gayretimle çabaladım ulaştım rüzgâra, sualimi arz eyledim o esmekte olan havaya.
Hava bana şunları söyledi:
“Bana yokluk âleminden geldi bu koku, sen de yok olursan her an duyarsın bunu, unsurlar cübbesini çıkar, “Fenafillâh” makamına yüksel, “Beka billâh” olanlar o kokuyu duyarlar”
Muradım olmayınca daldım kedere, mecburen döndüm geriye. Veda ettim havaya sonra buluta
Bulutla dolaştım gittim yağmura, yağmurla yağdım, düştüm toprağa, toprağın altına girdim oradan asla, kökten çekirdeğe sonra da dala, daldan sonra çıktım şeyh huzuruna.
Yalvarışlarımı işitince dervişe şefkat etti. Ve şöyle dedi:
“Ey uzaklardan gelen çok dertli talip! Bu seyrinden üzülüp şikâyetçi olma artık. Her kapıdan ret yarası aldıysa bile elin sonsuzluk kapısı sana kapalı değil. Her ne kadar maksadına ulaşamadıysan da
Geri kalmadın çok faydalar kazandın. Muhabbetin sağlam ki yine buraya vardın. Bu firkat sana vuslatın kadrini bildirdi. Tabiatının mertebelerinden haberdar oldun. Başka kapılarda dolaşman dönüş içindi. Hakikatin yolu yar kapısından geçerdi. Bu hicret hali sana mahsus terbiye idi. Hakikatlerin kaynağı mutlak varlığın yüzüdür. Bütün eşya onun tecellisi onun görüntüsüdür.