Mitonami / Atilla Gagavuz

Somut bir çıkarı olmasa dahi yalan söyleyenlerin, psikolojik bir hastalığa duçar oldukları kabul edilir, bu hastalığın adına da “mitonami” denirmiş. Böyleleri daha çok ilgi çekmek, itibar görmek için zihninde canlandırdıkları herhangi bir hayali gerçekmiş gibi anlatırlar. Evet, doğrudur böyle tanıdıklarımız hatta ahbabımız olmuştur. Böylelerine anlayışlı olmamız, dışlayıp aşağılamaktan sakınmamız gerektiğini söylemekten geri durmuyorlar işin uzmanları.
Fakat bizim bilirkişimiz buna şiddetle itiraz etti. “Bu veya diğer sapkınlıkların müptelalarına “hasta” demek sapkınlığı meşrulaştırmak olur” dedi. Hastalık, iradi olmayan, insanın istemediği halde ortaya çıkan şeydir. Bundan kişi sorumlu tutulamaz, kötü, çirkin, günah, yanlış, hata veya hepsinden ilerisi sapkınlık kabul edilen bir şeye hastalık demek, işin failini temize çıkarmak olur.
İşin failini temize çıkarmak için değilse bile her şey gibi günahın da sebepleri üzerinde düşünmekte bir beis yoktur elbette.
Yalana hastalık muamelesi yapmak bir tarafa, neden yalan söylendiği düşünüldüğünde akla hep o insanı dehşete düşüren ayet gelir. “Onlar çok haram yer ve çok yalan dinlerler” Yalan dinlemenin de bir nevi müptelalık olduğu, yalan müptelasının ihtiyacını gidermek için bazı yalancıların yalan üretmek üzere istihdam edildiği ihtimali belirir ufukta. Yalanın yüceltildiği, doğrunun “doğrucu Davut” “kör kadının şahidi” gibi ifadelerle dışarda bırakıldığı şu korkunç hayatı açıklamak için böyle olmaz ihtimallere bile sarılmak mecburiyeti yok mu? Şarkılar, türküler, filmler, diziler yalanın en incesini, en rafinesini, en kurnazca üretilmiş olanını misket bombası gibi tepemizden aşağıya boca ediyor. Daha da fazlası yalanı hayatın olmazsa olmaz bir gerçeği, bir adım fazlası zekânın göstergesi sayan özdeyişler, aforizmalar, düşünce kırıntıları, hikmet kusmukları sarmış durumda etrafımızı.
Karganın ağzındaki peyniri almak için “karga kardeş sesin ne güzelmiş, hadi bir şarkı söyle de dinleyeyim” diyen tilki ilkokul çağındaki çocuklarımızın rol modeli olunca sonuç kaçınılmaz olarak buraya ulaşıyor. Bir de evrim gerçeği var, evrim kesin bilgi ise yalanın geçirdiği evrim son derecede dikkat çekici hâle geliyor.
Distopik bir hikâye şöyledir. Adamın birisi Afrika’da –veya bir başka yerde her nerede ise- ilkel bir kabileden orada ölen karısının intikamını almak için, o kabileyi modern hayatın değerlerine bulaştırmaya karar veriyor. Modern hayata dair hiçbir bilgisi olmayan bu küçük topluluğa birçok yeni şey öğretiyor. Öğrendikleri her yenilik başlarına bela olacak, onları mutsuz edecektir. Eski hayatlarının geri dönüşü olmayacak şekilde ellerinden kayıp gitmesine sebep olacaktır. Bunlardan birisi içerden bir adamın her sabah kabile meydanına çıkıp orada yüksek sesle bir gün boyunca kim ne yaptıysa anlatmasıdır. Kabile önce buna bir anlam veremese de sonradan adamın anlatacaklarını merak etmeye başlar. Böylece (tecessüs) damarından girilen insanlar ustalıkla söylenmiş yalanlara kendilerini mutsuz edecek bir sürü gereksiz haber dinlemeye bağımlı hâle gelirler.
Haber yoluyla söylenen yalanların sadece kişileri değil kitleleri de sevk ve idare etmekte, yönetmekte ve yönlendirmekte çok ciddi bir araç olduğu malum. Malum olmayan bunun bilinmesine rağmen habere duyulan düşkünlüğün sebebi.
Bağımlılık olabilir mi acaba?
Yakın geçmişte bunların çok kaba örnekleri vardı. “Müftü keçi çaldı” haberinin aslında “Müftünün keçisi çalındı” şeklinde oluşu çok tipik örneklerinden biriydi. O günden bu güne köprülerin altından çok sular aktı. Yalan değişti, daha rafine, daha işlevsel hâle geldi. Evrim geçirdi.
Bu duruma klişe tarifler getirildi. “Algı operasyonu” dendi mesela veya “manipülasyon” cinsinden yabancı menşeli kelimelerle yalanın yalan olduğunu perdeleyen söylemler icat edildi.
Son bir aydır dinlemek zorunda kaldığım, dinleyip de papağan gibi tekrarlayanların çarpan etkisiyle bizar olduğum yalanlar bunları düşündürdü. Ama asıl kafama takılan bir insanın kendini itibarsızlaştıran, değersizleştiren, insanlıktan çıkaran yalanı nasıl bu kadar rahat ve pervasızca söyleyebiliyor olduğuydu. Tilki peynir yalanını sadece bir kere söyleyebilirdi. Bunlar aralıksız yalan üretiyor ve bağımlı olduğumuz haberler aracılığıyla o yalanları bize dinletiyorlardı. Bir kere bin kere milyon kere değil sürekli aralıksız yalan söylüyorlardı.
Acaba hikmeti neydi?
Mitonamik olabilirlerdi. Kaldı ki öyle bile olsalar köyün delisi mesabesinde bir konumları olmaları gerekmiyor muydu?
Zerrece insani değeri kalmış birinin bu kadar kolay, bu kadar pervasız, bu kadar çok yalan söylemesi mümkün değildir. Yalanla elde edeceği çıkar ne kadar büyük olursa olsun kaybettiği itibarı geri getirmesi mümkün olmaz. Buna rağmen onlar yine de yalan söylemeye devam ettiler.
Galiba, bunlar muhataplarının –yani kitlenin, yani bizlerin- vereceği değeri veya değersizliği önemsemiyorlar.
İnsanın kümese sokmaya çalıştığı tavuğa, boyunduruğa takmaya çalıştığı öküze, mezbahaya götürdüğü danaya, arabaya koştuğu ata, sırtına semer vurmaya çalıştığı eşeğe yaptığı şeylerle yalan söylemiş olur mu? El-cevap; onlara yalan denmez.
Ne mi denir? Politika…